Wachowski’lerden yeni filmleri ‘Jupiter Ascending’ üzerine zihin açıcı bir söyleşi

Geçtiğimiz hafta gösterime giren, uzay opera tadındaki bilim kurgu filmi Jupiter Ascending’in (Jüpiter Yükseliyor) yönetmenleri Lana Wachowski ve Andy Wachowski, ya da kısaca Wachowski Kardeşler, io9 adlı internet sitesiyle zihin açan ve filmi belki de başka bir gözle bir daha seyretmemizi sağlayacak bir söyleşi gerçekleştirdiler. Filmde yer alan çarpıcı kovalamaca sahnesi için her gün neden yalnızca altı dakika çekim yapma şanslarının olduğunu da anlatan Wachowski’ler, “Seçilmiş Kişi” (“The One”) temasını neden bu kadar çok kullandıklarından genetiğe, mitolojiye, bilim kurguya, olasılığa ve Matrix üçlemesine kadar birçok konuda ilginç açıklamalarda bulundular.

 

Jupiter Ascending‘in ilk fragmanı yayınlandığında birçok kişi Beşinci Element‘i (Fifth Element) hatırladı. Bu insanları oldukça heyecanlandıran bir benzerlikti. Bu filmde gerçekten Beşinci Element‘ten esinlendiniz mi? Ya da Jupiter Ascending‘i yaparken aklınızda hangi diğer uzay operası türünde filmler vardı?

Andy Wachowski: Beşinci Element‘in de kendisinden etkilenmiş olduğu Moebius‘la daha çok ilgili olduğumuzu düşünüyorum. Heavy Metal dergilerinin çok sıkı takipçilerindendik. Burada gördüğümüz tasarımlar aklımızı baya bir başımızdan alıyordu. Beşinci Element‘in tasarımları da aslında Moebius’un tasarımlarıdır. Bilim kurgu bu adama büyük bir minnet borçlu. Onun yalnızca bir vizyoner olarak bıraktığı izler ve yaptığı etki… hala dalgalanmaya devam ediyor.

Lana Wachowski: O her yerde.

Andy: Evet. Onun DNA’sı her yerde. Atomları hepimizin içinde. Onlar çağdaş kurgunun neredeyse tamamında hüküm sürüyor.

Şimdi sizin bundan bahsetmenizin ardından Jupiter Ascending’te tasarladığınız gemilerdeki Moebius etkilerini kesinlikle görebiliyorum.

Lana: Uzay gemilerinin her zaman oldukça çirkin olduğu gerçeğini uzun bir süredir takıntı haline getirmiş durumdaydık. Neden bu kadar çirkin olmak zorundalar? Taşımacılığın tarihi olağanüstü, nefis güzelliklerle dolu. Özellikle zengin insanlar için olan araçlar. Zenginler her zaman zarif bir tarzda seyahat eder. Zenginlerse ve uzaydaysalar, uzay gemileri de harika görünür ve görkemli olur. Yani bu bir nevi bizim ilk tasarım buluşmamızdı.

Ben şimdi hemen Eddie Redmayne’in yarı insan biçimindeki iki tekerlekli arabasını düşündüm. Bu gerçekten çok güzel ve çılgıncaydı. Neydi o? Böyle bir şeyi beklemiyordum.

Lana: Bir anlamda bütün bu dünyayı geçmişten sembollerimizle ve mitlerimizle dolduruyoruz. Sanki bu dünya milyonlarca yıldır gerçekten buralardaymış gibi. Onlar başlangıç yapmamıza yardımcı olmak için fil-başlı tanrı-insanları gönderiyorlar. Ve işte bütün bu kedi-kafalı tanrılar ve tanrıçalar da buradan geliyorlar.

[İnsan eklentileri bu dünyanın büyük bir parçası, ve Channing Tatum da bir Lycan/insan eklentisi.] Ben arıları, baykuşları, lycan’ları, kurtları yakalayabildim — filmde gözlerimizin araması gereken başka eklentiler var mı?

Lana: Mısır, Babil ya da Çin mitlerine bakarsanız çakal ve köpeklerin ya da bask kedilerinin yarı birleşik başlarını, bizim Dünya mitolojimizde yer alan her şeyi görürsünüz. Biz bir yerlerde bir bilim kurgu karakterlerine dönüştük.

Andy: Titus’un havada yüzdüğü orgy sahnesinde de birkaç ilginç tip var. Örneğin ejderha kız.

Lana: Bürokrasi sahnesinde de. Bir Yeti… Yılan başlar. İnsan mitolojisinde olan şeyleri, oraya sıkıştırmaya çalıştık.

Speed Racer ve Cloud Atlas’ta (Bulut Atlası) başkalarının işlerini uyarlamanızın ardından sizi tamamen kendi dünyanızı yaratmayı istemenizi sağlayan şey neydi?

Lana: Bugün çok konuştuk bunun hakkında, artık yaşlandığımız için, kariyerimiz hakkında konuşuyorduk. Bizim kariyerimizin pek eşi benzeri yok, bizim sahip olduğumuz ton ve estetik kadar çok şey deneyimlemiş başka herkes için zor bir şey bu. Çok karanlık/koyu bir şey yaptıktan sonra aydınlık/hafif bir şeyler yapma eğilimini taşıyoruz. Ve Bulut Atlası bizim için gerçekten yoğun bir filmdi, ve biz de şöyle düşündük, “Aman Tanrım, hadi biraz hafif bir şeyler yapalım.”

Hikaye üzerinde çalışmaya başladıkça bütün diğer filmlerden küçük parçalar bulduk. Bütün kariyerimizin DNA’sı Jupiter’de tasnif ediliyor. Bir dünya inşa etmenin sevinci, Matrix üçlemesinde olduğu gibi, çok fazla çalışmayı da gerektiriyor. Ve bu bir öyküde bile bir sürü iş demek. Dünya inşa etmek çok fazla enerji gerektiriyor ve çok fazla düşünce istiyor. Tasarım üzerinde çalışırken en azından birkaç yıl harcıyoruz. Jupiter’in tasarımı üzerinde çalışmaya Cloud Atlas’ın çekimlerine bile gitmeden önce başladık.

jupiter ascending 13

Bu ayrıca gerçekten harika bir aksiyon filmi. Siz zaten bir aksiyon sahnesini bir araya getirmekte çok iyisiniz. Bir aksiyon sahnesini iyi yapan şey nedir? Onun filmi kötü bir biçimde etkileme olasılığı var mıdır, hikayeyi ileriye doğru taşıyan ya da izleyicinin filme bağlı kalmasını sağlayan bir aksiyon sahnesi düzenlemek neleri içerir?

Lana: Duygusal içeriği ve hikayenin içeriğini bizim aksiyon sahnelerimizin içinde birleştirmeyi çok önemsiyoruz… Bollywood filmlerine karşı tuhaf bir fetiş besliyorum. Bu kinetik dans numaralarının birbirine aşık olan insanlar için metaforlar olarak hizmet etme biçimleri hoşuma gidiyor. İlk büyük set parçası olabileceğini düşündüğümüz kovalamaca sahnesinde bir çeşit aşık olma metaforu kullanmayı istedik. Bu yüzden kız hem gerçekten gökten aşağı düşüyor hem de aşka düşüyor.

Ardından onu estetik açıdan güzel yapmayı deneyeceğimiz düşüncesini de çılgınca fikirlerimizin arasına soktuk. Şimdiye kadar filme çekilmiş en güzel kovalama sahnesi gibi bir düşünce. [Görüntü yönetmeni] John Toll’u alıp Chicago’daki Willis Tower’ın üzerine çıkardık. Aynı zamanda Chicago’yu güzel gösterme düşüncesi de başlı başına bizi heyecanlandırıyordu çünkü bu şehri seviyoruz. İnanılmaz güzel bir şehir ve herkes onu ya çok düz ya da çok aydınlık bir biçimde kameraya alıyor.

Bu yüzden belirli bir zaman aralığı esnasında yukarı çıktık, güneş doğmadan hemen önce, güneşin denizin ve gökyüzünün üzerinde yansıdığı ve bu zengin, çivit mavisi gökyüzünü aydınlattığı yerde. Ve orada L treni ve bütün bu şehir ışıkları hala turuncu renkte. Ve şehrin pırıltısı yavaşça aşağıya gidiyor ve güneş yavaşça yukarı çıkıyor. Bu geçiş dönemi zarif bir biçimde güzel. O esnada John Toll’la birlikteydik ve o şöyle diyordu, “Aman Tanrım bu harika. Ne çekmeyi istiyorsunuz: bir öpüşme sahnesi mi, romantik bir sahne mi?” Biz de “Bir kovalamaca sahnesi çekmek istiyoruz!” dedik. Ve o da şöyle dedi, “Hayır, gerçekten mi?” Saatine baktı ve bu zaman aralığı 6 dakika kadar sürmüştü.

Böylece her set günü, yazın gece 3’te uyandık ve çekime gitmeye hazırlandık. Ve her kapı aralığında ve her sokakta milyonlarca iz bıraktık diyebilirim, çünkü bu çılgın teçhizatlarda insanları helikopterlerle uçuruyorduk. Bir an için artistik patinajcılar gibi göründüler. Ve bir sahne için altı dakikalık çekimler yaptık, ve günde bir sahne çektik, bütün bir yaz boyunca.

Vay be, günde 6 dakika. Vay.

Lana: Evet.

JUPITER ASCENDING

Neden hep bir Seçilmiş Kişi (the One) hakkında hikayeler anlatıyor ve buna meyletmeye devam ediyorsunuz?

Lana: Bu seferki çok ilginç, çünkü Jupiter’in, Neo’nun olduğu gibi bir seçilmiş kişi olduğunu düşünmedik, çünkü ortada bir yinelenme vardı. Ve bir fikir olarak bizim ilgilendiğimiz şey de buydu. Her şeyden önce yeterince uzun yaşadığınızda ortaya çıkan matematiksel olasılıklar, sizin tam genetik çiftinizin olabileceğine dair matematiksel olasılık çok eğlenceliydi. Bizim gibi bilim nerd’leri için bu çok baştan çıkarıcıydı.

Bu öykü biraz da benim de çocukken sevdiğim Oz Büyücüsü (The Wizard of Oz) hakkında. Hala biraz da olsa bu filmle ilgili saplantılarım var. Ama onunla ilgili hep bir şekilde tatmin edici bulmadığım bir şey var, o da Dorothy’nin bu macerada hiç gerçekten değişmemesi. Peki Külkedisi/Dorothy karışımı bir karakterimiz olsaydı ve bu macera da onun kendisinde sahip olduğu bir bakış açısını keşfetmek olsaydı. Bu onun kendi hayatını ve kendi hayatı hakkında sevdiği şeyi yeniden görmesine yardım ediyor. O Dorothy, ve yaşadığı hayata geri döndüğünde artık farklı birisi.

Burada havalı olan şey de, bizim bu aynı olan karşılıklı gen tanımlanması hakkında çok fazla açıdan düşünmüş olmamız. Ve yine de onlardan birisi her şeye sahipti ve diğerinin de hiçbir şeyi yoktu, ve sonunda ikisi de hayatları hakkında aynı şeyi hissettiler. İkisi de perişandı. Böylece bu da bir anlamda hikayenin kaynağı, bu bize gerçekten Neo’nun öyküsündeki seçilmiş kişi olarak gelmedi, hikayenin kendisi bize Seçilmiş Kişi (The One) olarak geldi. Andy’nin The One’a yüklediği bir anlam zaten var. Üçlemede bile, bu “The One” hakkında değil — grubun kendisi hakkında.

Andy: Bireycilik üzerine birbiriyle çelişen bir bakış açımız var, özellikle de Amerikan istisnacılığı (exceptionalism) üzerine. Amerika’nın bireyin kendisi yüzünden özel olduğu fikri. Bizim karakterlerimiz… Orada bu Mesih mitinin düşüncesi var. Ama nihayetinde bizler (hepimiz) ileriye gitmek için Mesih’in kendisi olmak zorundayız. Matrix üçlemesinde, grubun çabası olmadan, grup içerisindeki her bir kişi kesinlikle yapabildikleri her şeyi yapmadan ilerleyemiyoruz. Kahramanlarımız; kendilerine “Seçilmiş Kişi” (“The One”) etiketinin verildiği kişiler bu etiketi reddediyorlar.

Lana: Seçilmiş kişi olmanın bütün anlamı, herhangi birinin Neo olabileceği, ama herkesin Smith olacağı. Onlar bir anlamda aynılar. Herkes onlardan birisi olabilir, ama Neo için kesin tercihler yapmak zorundasınız. Ve Smith için de, daha fazla tercihten vazgeçmek zorundasınız.

Söyleşi: Meredith Woerner
Çev: Cenk Atlı

Yazar:

Disiplinler ve kültürlerarası bir içerik deneyimi; en güncel felsefe, sanat, müzik, sinema, edebiyat, bilim ve teknoloji haberleri...