‘Karmaşık toplumlar her şeye kadir bir tanrı inancı olmadan geliştiler’

Bütün insan toplulukları dinler tarafından şekillendirilmiştir, ki bu tam da psikologları; onların nasıl ortaya çıktığını ve inancın belirli formlarının gelişmiş sosyal yapının diğer alanlarını da etkileyip etkilemediğini merak etmeye götüren şey. Örneğin, son zamanlarda ortaya atılan bir görüşe göre, bir “büyük Tanrıya” -her şeye gücü yeten, eylemlerimiz üzerinde ahlaki yargıda bulunan cezalandırıcı bir tanrıya- olan inanış, insan kültürlerindeki toplumsal ve politik karmaşıklığı oluşturan araçlardan biri olarak değerlendiriliyor.

Fakat Avustronezya’daki -Madagaskar’dan Paskalya Adası’na doğru uzanan küçük ada devletleri topluluğu- dini sistemler üzerinde yapılan yeni bir inceleme bu teoriye meydan okuyor. Söz konusu devletlerde, araştırmanın sonucuna göre, doğaüstü bir cezalandırmaya dair daha genel bir inanç politik karmaşıklığa öncülük etme eğiliminde olsa da, bu yüce tanrılara duyulan inancın karmaşık kültürlerin halihazırda oluşmasından sonra ortaya çıktığı görülüyor.

Yeni Zelanda’daki, Auckland Üniversitesi’nden bu araştırmanın üzerinde çalışan, kültürel gelişim alanında bir uzman olan Joseph Watts, “büyük Tanrıların” büyük toplumların gelişimine yol açması ve onu sürdürmesi fikrini inceleyebilmek için bir kanıt elde etmeyi istedi. Vancouver, Kanada’daki British Columbia Üniversitesi’nden psikolog Ara Norenzayan da ahlakçı yüksek tanrılara (“moralizing high gods”) duyulan inancın; toplumlara ahlaki davranışları kontrol altında bulundurmak üzere sınırlı olanakları geliştirme imkanı sundu. Söz konusu toplumlar bunu da beleşçileri, başka kimse onların günahlarını fark etmese de cezalandırmakla tehdit ederek yaptılar.

Watts, toplumsal karmaşıklık ve dini inanışlar arasında istatistiksel ilişkiler aramak yerine, araştırmacıların neden ve sonuçlar üzerine odaklanması gerektiğini söylüyor, ve şöyle devam ediyor: “Avustronezyalı kültürler, modern öncesi toplumlardaki dinlerin gelişimi hakkındaki teorileri test etmek için ideal bir örnek teşkil ediyor, çünkü onlar modern dünyanın dinlerinden büyük bir çoğunlukla yalıtılmış durumdaydılar, ve onların yerel doğaüstü inanışları ve pratikleri de açıkça belgelendirilmişti.”

GENİŞ BİR ÇEŞİTLİLİK

Watts ve onun çalışma arkadaşları, ilk aşamada yaklaşık 400 Avustronezya kültürünü, görece daha detaylı etnografik kayıtlara sahip olan, ve hiçbiri semavi (İbrahimi) dinlerle temas etmemiş ve dolayısıyla dışarıdan deforme edici bir etkiye maruz kalmamış 96 kültüre indirdiler. Bu kültürler, çok tanrılı inanışları olan yerli Hawaiililerden, en yüksek bir Tanrıya inanan Madagaskar’daki Merina halkına kadar büyük bir çeşitlilik gösteriyordu.

Söz konusu ekip iki türden dini ele aldı: Ahlakçı yüksek tanrılı dinler ve toplumsal ihlaller için ataların ruhları ya da karma gibi canlı olmayan güçler aracılığıyla yürürlüğe giren doğaüstü cezalandırmaya dayalı sistemlere duyulan daha geniş inanışlar. Her iki şema da dinleri ya da doğaüstü araçları ahlaki davranışın dayatılan kodları olarak görse de, cezalandırmaya dayalı daha geniş inanışlar bu süreci gözeten tek bir yüce tanrıyı varsaymıyorlar.

Araştırmacılar, ahlakçı yüksek tanrılı dinlere sahip olan altı kültürün yanında, 37’sinin cezalandırmaya dayalı geniş inanç sistemlerine sahip ve 22’sinin de politik açıdan karmaşık yapıda oldukları sonucuna vardılar. Kültürler arasında evrimsel bağlantılardan oluşan ağaç şemaları kullanan araştırmacılar, bu noktada dilsel ilişkilere daha önceki çalışmalardan yararlanarak bu toplumların birbirleriyle nasıl ilişkili olduklarını ve nasıl fikir alışverişinde bulunduklarını keşfetmeyi hedeflediler. Bu da nihayetinde onlara her iki dinsel yaklaşım hakkında, -örneğin, ahlakçı yüksek tanrılı dinlerin politik karmaşıklığın önünü açıp açmadığı (ve ardından da muhtemelen bir dengeye ulaştırıp ulaştırmadığı) gibi, farklı hipotezleri test edebilme olanağı tanıdı.

“Ahlakçı yüksek tanrılı dinlere duyulan inanışlar politik karmaşıklıkla birlikte gelişme gösterse de, bu inanışlar politik karmaşıklığa yol açmaktan çok onun ardından geliyordu”, diyor araştırmacılar. Fakat, doğaüstü cezalandırmaya dayalı sistemlerde ise inanışlar her ne kadar hiçbir biçimde onu garanti etmeseler de, politik karmaşıklığın ortaya çıkmasına yardımcı oluyor gibi görünüyorlar.

İngiltere’deki Reading Üniversitesi’nden evrimsel biyoloji uzmanı Mark Pagel ise şöyle söylüyor: “Araştırmacıların tercih ettiği olayların bu sıralaması onların ilk ilkelerden beklediği şeyle ilgili.” Pagel, ticaret ağları ve itibar ortaya çıktıkça, toplumların politik açından daha karmaşık hale geldiklerini, ve bu sürecin asıl anahtarının da din değil, dil olduğunu söylüyor.

Peki öyleyse, ahlakçı yüksek tanrılı dinler ne için? Pagel, onların “dinin müteahhitleri tarafından iktidarı ellerinde tutmak ve bu bağı daha da sağlamlaştırmak için kullandıkları kontrol araçları” olduğunu söylüyor. “Bir sürü ürün ve hizmet oluşturan geniş bir topluma sahip olur olmaz, bu zenginlik gücün dizginlerini ele geçiren birileri tarafından kullanıma sokulabilir. Bunu yapmanın en doğrudan yolu da kendinizi yüce bir tanrıyla hizaya sokmak ve ardından insanların yapabileceği ve yapamayacağı şeylerin listelerini oluşturmak, ve bunlar da sosyal davranışlara uygulandığında ‘ahlâk’ hâline geliyor.”

İngiltere’deki Cambridge Üniversitesi’nden antropolog Hervey Peoples, ahlakçı yüksek tanrılı dinler politik ve sosyal karmaşıklığa yol açmasa bile, onların bunu etki edebildiği ve onu sağlamlaştırdığına dair iyi bir kanıt olduğunu söylüyor ve ekliyor, “Bu çalışma oldukça etkileyici ve yenilikçi, fakat bunu genelleştirmek biraz zor olabilir.”

Norenzayan buna katılarak, “Avustronezya’da sosyal ve poliitk karmaşıklığın belirli sınırları olduğunu” söylüyor. “Şefliklerin söz konusu olduğu durumlar yaşandı ama devlet düzeyinde tek bir toplum bile oluşmadı. Bu yüzden büyük ahlakçı tanrıların merkezi bir rol oynamaması hiç de şaşırtıcı değil.” O, böyle tanrıların tipik bir biçimde Avrasya’da bulunduğu gibi çok geniş, devlet düzeyinde toplumlarla birlikte evrimleştiği görüşüne karşı çıkıyor. “Büyük Tanrılar” fikrinin hiçbir zaman her yerde geçerli olması gerekmediğini söylüyor.

Yazı: Philip Ball/Nature
Çeviri: Kemal Avcıoğlu

Yazar:

Disiplinler ve kültürlerarası bir içerik deneyimi; en güncel felsefe, sanat, müzik, sinema, edebiyat, bilim ve teknoloji haberleri...