Mutluluğun resmini çizen robot: ‘Chappie’

Chappie, konusu itibariyle ilk bakışta aslında düşünsel açıdan oldukça büyük bir potansiyele sahip bir film gibi görünebilir. “İnsanlar gibi düşünebilen ve hissedebilen yapay zekaya sahip robot” teması her ne kadar daha önce defalarca işlenmiş bir konu olsa da, filmde bu temanın toplumsal anlamda onu ilginç kılabilecek bir biçimde ele alındığını görüyoruz. Güvenlik güçlerine ait bir robotun “devşirilerek” halktan -ve hatta bir suç çetesinin üyelerinden- biri hâline getirilmesi ilk aşamada kulağa gerçekten heyecan verici bir distopik kurgu örneği gibi geliyor. Fakat, Blomkamp’ın bütün bu beklentileri karşılamak yerine, tercihini çok daha eğlenceli ve samimi bir üsluptan yana kullandığını görüyoruz. Bu tercih, söz konusu “yapay zekalı devşirme robot”un portresinin bilimsel açıdan biraz daha detaylı bir biçimde, hatta daha felsefi bir arka plana sahip bir şekilde çizilmesini bekleyenler için bir tür hayal kırıklığı olabilir. Yine de, filmin daha ilk sahnelerinden itibaren seyirciye sunduğu bu oyuncu üslup, Chappie’yi evlat edinen çete üyelerinin de kendilerine özgü eğlenceli tavırlarının da etkisiyle izleyiciyi büyük ölçüde sürüklemeyi başarıyor.

Bu noktada, izleyicinin filme tamamen dahil olamamasının en önemli nedeni de bu oyuncu üslubun yanında dikkat çekici bir boyutta şiddet unsuru içeren birçok sahne olması. Robotun ve çete üyelerinin çocuksuluk ve şiddet arasında kalmış hayat tarzlarının yanında, yapay zekanın yaratıcısı Deon Wilson’ın (Dev Patel) naifliği ve çalışma arkadaşı, rakip robotların yaratıcısı Vincent Moore’un (Hugh Jackman) muazzam “sert adam” tavırları filmdeki sakinlik ve şiddet ikilemini oluşturan ana unsurlar olarak göze çarpıyor. Bu ikilem, yani bir oyun atmosferinin yanında yoğun bir şiddetin de yer alması filmi izleyenler için biraz dikkat dağıtıcı olsa da, yine de filmde üzerinde düşünmeye değer en önemli noktalardan biri olabilir.

“Child” (çocuk) ve “happy” (mutlu) sözcüklerinin bir birleşimi olan adıyla, Chappie, homo sapiens’lerden oluşan bir toplumun içine doğan ya da oraya “fırlatılan” haliyle suç ve çatışmanın her yerde olduğu bir düzende adeta “aklın saf haliyle” yeniden doğuşunu simgeliyor. Son derece hızlı ve etkin bir biçimde öğrenerek, çabucak gelişen bir tür ‘tabula rasa’ olarak ortaya çıkan Chappie’nin yapay zeka uzmanı yaratıcısının yanında, bu düzenin dışında kalanları, uyumsuzları tarafından yetiştirilmeye başlanması da bu anlamda filmin sunduğu önemli bir ironi olarak göze çarpıyor. Zira, Deon Wilson’ın bu teknolojiyi elde etmesinden sonra, bütün ısrarlarına rağmen çalıştığı şirketin patronu tarafından bu yapay zekanın pratikte uygulanması adına bir izin alamayışının ardından toplumsal düzenin -ya da düzensizliğin- onu bir şekilde bu “düzenin dışında olanlarla” buluşturması; söz konusu yapay zekanın yarı terk edilmiş bir binada, ama yine de mutlu bir çocukluk temennisiyle, Chappie olarak doğmasını sağlıyor.

Bu noktada, düzenin koruyucuları tarafından bu denli devrimsel yeni başlangıçlara, yeni bir akla izin verilmediğini görüyoruz. Ama mantığı simgeleyen Deon Wilson’la, düzenin dışında olan fakat duyarlılıklarını yine de kaybetmemiş “serseriler” Ninja ve Yolanda’nın yollarının kesişmesiyle yine de Chappie’nin doğuşuna tanık oluyoruz. Burada elbette hikayeyi ilginç kılan şey tam da bu çakışma hali; birbirinden bu kadar farklı hayat tarzlarına ve bakış açılarına sahip kişilerin Chappie’yi sahiplenmeye çalışması. Bu anlamda filmde mümkün olduğu kadar insanca bir mekanikliğe sahip bir yapay zekanın gelişimini ve oluşumunu izliyoruz.