Işıkları giderek sönen evren yavaş yavaş ölüyor

Erken dönem aktivitelerine ait görece kısa ve üretken patlamaların ardından, bildiğimiz haliyle evren, adım adım bir tür yok oluşa doğru yaklaşıyor. Bahsettiğimiz bu yok oluş da bildiğimiz ve görüp görebileceğimiz her şeyin başka hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak türden bir yok olması anlamına geliyor. Zaman, uzay, enerji, madde, kısacası her şeyin yok oluşu…

Peki bu durumda ne yapılabilir?

Wired’da yer alan habere göre bilim insanları, geçtiğimiz pazartesi günü ABD’ye bağlı Hawaii adalarının başkenti Honolulu’daki Uluslararası Astronomi Birliği’nin Genel Kurulu’nda sunumunu gerçekleştirdikleri bir makalede böyle bir durumda aslında hiçbir şeyin bir anlamı olmadığını doğruladılar. Bir grup araştırmacı tarafından yapılan çalışmalar, kozmostaki 200.000’in üzerindeki galaksinin ışığındaki enerjinin zaman içindeki değişimini karşılaştırmalı olarak net bir biçimde gösteriyordu: Evrenin şu anda sahip olduğu enerji bundan 2 milyar önceki enerjisinin ancak yarısı kadar.

Bugün insanlar tarafından gözlemlenebilir olan evren aslında boş bir uzay; yıldızlar, nebula, galaksilerin oluşturduğu yoğun enerji alanları; büyük oranda karanlık madde ve bilinmeyen parçacıklardan meydana geliyor. Evrene dair bildiğimiz fizik yasaları bütün bu enerjinin bir homojenliğe doğru düşeceğini söylüyorlar. Her bir yıldızdaki bütün parçacıklar yanıp tükenecekler ve uzayın genişliğine doğru eşit bir biçimde yayılacaklar. Ki bu da şaşırtıcı bir durum değil. Çünkü yaratma gücünden yoksun olmak, sabit bir evrenin en önemli niteliklerinden biri olarak görülüyor. Ohio Üniversitesi’nden fizikçi John Beacom bu durumu şöyle açıklıyor: “Bunun anlamı evrenin herhangi bir yerde hayatın oluşumu için artık misafirperver davranmayacağı. Ne bizim de içinde olduğumuz Samanyolu’daki hayat, ne de başka herhangi bir galaksideki hayat için. Açık bir biçimde, artık hepimiz için benzinin bitmekte olduğu, acımasız bir dönemdeyiz.”

Hiç gerçekten yaşamamış bir şeyin gerçekten ölüp ölmemesi de elbette ayrı bir mesele. Oregon’daki Linfield Üniversitesi’nden filozof Leonard Finkelman bu durumu şöyle yorumluyor: “Biz ‘evrenin ölümü’ gibi bir metafor kullanıyoruz, ama ben bunun ne anlama geldiğinden tamamen emin değilim.” Dolayısıyka söz konusu evrensel ölüm metaforunun yine de bir anlam ihtiyacının peşinde koşan, kendini beğenmiş insani ihtiyaçlarımızla ilgili olduğunu da düşünebiliriz. Diğer yandan, ölüm zamanın sonunu da ima ediyor, fakat zaman (ve onun partneri uzay) evrenin biçimini tanımlayan şey. Ve bu biçim kaybolduğunda, bütün bu tanımlamalar da artık varolmayacak.

Elimizdeki teorilere göre, evrenin uzay ve zamanda, Büyük Patlama olarak bilinen bir noktada başladığını doğruluyoruz. Ki bu başlangıç da aslında, tutunamayan bir merkezin patlaması anlamına geliyor, ve şimdi de şeylerin gerçekten giderek parçalanıp dağıldığını gözlemliyoruz.

Bu patlamanın nasıl gerçekleştiğine dair dinamikler, baktığımız her yerde yıldızların, sıcaklığın ve enerjinin nasıl da aynı dağılımlara sahip oluşunda yatıyor. Avustralya’daki Uluslararası Radyo Astronomi Araştırmaları Merkezi’nden astrofizikçi Simon Driver şöyle söylüyor: “Evrene bakıyoruz ve mikrodalga düzlemindeki arka planda aynı sıcaklığı görüyoruz. Bu da bütün evrenin bir zamanlar nedensel bir temas halinde olduğuna işaret ediyor.” İşte evrendeki enerjinin yok oluşuyla da söz konusu temas da kayboluyor.

Fotoğraf: ICRAR/GAMA ve ESO

Fotoğraf: ICRAR/GAMA ve ESO

Uzaklardaki galaksilerden gelen enerjinin geçmişten gelen bir mesaj gibi olduğu düşünülüyor. Driver, bu durumu şöyle açıklıyor: “Galaksilerden mektuplar alıyor olduğumuzu hayal edin, ve bu mektupların bize ulaşmasının iki milyar yıl aldığını hayal edin. Ve ardından bu zarfı açtığımı ve onun bana bu galaksinin iki milyar yıl önce nasıl hissettiğini gösterdiğini hayal edin.” İşte bütün bu mektuplar, ya da galaksilerin iki milyar yıl önceki canlı ve genç enerjileri bizim bugün sahip olduğumuz yorgun ve bitkin enerjiye göre çok daha güçlüydüler.

Fakat bütün bunların, “yağmurdaki gözyaşları” gibi yitip gitmesiyle artık şunu biliyoruz ki, bildiğimiz ve sevdiğimiz her şey, bütün olasılıkların bu evreni 100 milyar yıl içinde yok olmuş olacak.

Bu yine de yeterince uzun bir zaman dilimiymiş gibi görünebilir. Fakat, yine de bir sonun olduğunu ve bunun ne zaman geleceğini bilmek de başlı başına tedirgin edici bir durum. Ayrıca yalnızca 5 milyar yıl sonra, bize bugün hayat veren Güneş’in de sönüp gideceği ve kendisiyle birlikte bütün bir güneş sistemini yok edeceği de biliniyor. “Dünyalıların bir 5 milyar yıl daha kendilerini yok etmediklerini varsayarsak, muhtemelen başka yıldızlara seyahat edebiliriz”, diyor Beacom. Fakat bu yeni yıldız da bize muhtemelen yeni bir 5 milyar yıldan daha fazlasını kazandırmayacaktır.

Çünkü Beacom’ın da belirttiği gibi, bu arayışın kendisi de bu şartlar altında nafile. Çünkü bu yeni çalışma sonucunda elde edilen bulgulara göre, evrendeki her bir diğer galaksi de Samanyolu’yla birlikte giderek tükeniyor olacak. “Nihayetinde, evrende hayat için yeterli enerjiyi sağlayan yıldızlar tamamen tükenecek.”

Finkelman ise, “evrenin varolmaya devam edeceğini, yalnızca daha fazla enerji üretemeyecek bir duruma geçiş yapacağını” söylüyor. Ve -en azından şu aşamda- öyle görünüyor ki, büyük bir patlamayla başlayan evrenimiz, yavaş yavaş sessizliğe ve karanlığa gömülerek sona eriyor.

Yazar:

Disiplinler ve kültürlerarası bir içerik deneyimi; en güncel felsefe, sanat, müzik, sinema, edebiyat, bilim ve teknoloji haberleri...