Neden ‘göçmen’ yerine ‘mülteci’ demeliyiz?

Sabahları çocuklarınızı uyandırırken hayal edin kendinizi. Onları beslediğinizi ve giydirdiğinizi hayal edin. Kendinizi küçük bir kızın saçını at kuyruğu yapmak için toplarken, küçük oğlunuzla hangi ayakkabıyı giymek istediği konusunda tartışırken hayal edin.

Şimdi de siz bütün bunları yaparken, günün ilerleyen saatlerinde onların savunmasız bedenlerini şişme can yeleklerine yerleştirdiğinizi ve hep beraber lastik bir bota bindiğinizi ve birçok kişinin aynı şeyleri yaparak geçtikleri söylenen sulara doğru açıldığınızı hayal edin.

Onlara korkmamaları için anlatmak zorunda kalacağınız öyküyü düşünün. Ve bunu nasıl da eğlenceli bir şeymiş gibi göstermeye çalıştığınızı düşünün. Onlara gülümseyebilmek ve korktuğunuzu gizlemek için göstermeniz gereken iradeyi bir düşünün.

İLGİLİ İÇERİK: Savaştan önce Şam’daki hayatı anlatan çarpıcı bir kısa film

Peki sizin bütün bu tecrübelerinizin, savaştan bu çılgınca kaçışınızın önemi sizi ve ailenizi kabaca “göçmenler” olarak yaftalayan bir medya tarafından azaltılsaydı neler hissederdiniz?

Ve hükümetler ve gazeteciler tarafından bu kadar yaygın bir biçimde kullanılan bir tanımlamaya karşı koyabilmek için ancak cılız bir sesinizin olduğunu hayal edin.

Söz konusu olan şey Akdeniz’de yayılan bütün bu dehşeti tanımlamaksa, durumu özetlediği düşünülen göçmen sözcüğü aslında artık bu amaca uygun düşmüyor. Çünkü bu sözcük kendi sözlük anlamından uzaklaşarak insanlıktan çıkan, ondan uzaklaşan kör bir aşağılamaya dönüştü.

“Ölenlerin aslında birer birey oldukları hakkında nadiren konuşuyoruz. Onlar artık sadece rakamlar.”

Akdeniz’de bir bot alabora olduğunda boğulanlar ne yüzlerce insan ne de yüzlerce mülteci. Onlar yüzlerce göçmen. Bu, rayların üzerinde durduğu için bir trenin gecikmesine neden olan -tıpkı sizin gibi; düşünceleri, bir tarihi ve umutları olan- bir kişi değil. O bir göçmen. Bir baş belası.

Bu sözcüğe zaten bir değer atfediyormuşuz gibi geliyor. Medya için göçmen ölümleri, diğerlerinin ölümleri kadar değerli değil – ki bu onların hayatlarının da değersiz olduğu anlamına geliyor. Boğulma felaketleri haber bültenlerinde giderek daha da alt sıralara düşüyor. Ölenlerin aslında birer birey oldukları hakkında nadiren konuşuyoruz. Onlar artık sadece rakamlar.

Bizler medyada bunu yaparken, insanlar için indirgeyici bir terminoloji kullanırken, aslında İngiltere’nin dış işleri bakanının bu insanları “yağmacı göçmenler” olarak nitelendirmesine, ve nefret dilinin ve üzeri çok ince bir örtüyle kaplı bir ırkçılığın bir iltihap gibi büyümesini sağlayan bir ortamın oluşmasına yardım etmiş oluyoruz.

Bizler, Akdeniz’de boğulan ve büyük bir çoğunluğu aslında mülteci olan bu insanları belirli politik nedenlerle böyle adlandırmayan hükümetlere tam da bunun yetkisini veren kişilere dönüşüyoruz.

Yalnızca ekonomik göçmenler görmek isteyenler için bunun önünü açıyoruz.

Avrupa’nın kıyılarına ayak basabilmek için her şeyi riske edebilen bu insanların büyük bir kısmının bunu para için yaptığı argümanı gerçeklere dayanmıyor.

akdeniz suriye mülteci

Fotoğraf: Yannis Behrakis/Reuters

Birleşmiş Milletler’e göre, bu insanların ezici bir çoğunluğu savaştan kaçıyor. Bunların arasındaki en kalabalık grubu da Suriye’den kaçanlar oluşturuyor. Yani, sayısı 200.000 ya da 300.000’den fazla olarak tahmin edilen insanın oradaki dehşet verici ve şiddeti giderek artan bir savaş esnasında öldürülmüş olduğu bir ülkeden kaçanlar…

Geriye kalanların çoğunluğu da Afganistan, Irak, Libya, Eritre, Somali’den; genellikle bir sığınma hakkının verildiği ülkelerden gelen insanlardan oluşuyor.

Akdeniz’de bir “göçmen” krizi yok. Ortada, hayal edilemeyecek kadar büyük bir sefalet ve tehlikeden kaçan çok sayıda mülteci ve onlardan biraz daha az sayıda olan ve bir umutsuzluğa yol açan bir yoksulluk sorunundan kaçmaya çalışan insanlar var.

Bu yıl içerisinde şimdiye kadar bu durumda olan yaklaşık 340.000 kişi Avrupa sınırlarından geçti. Bu elbette büyük bir rakam, ama yine de Avrupa’nın toplam nüfusu olan 740 milyonun yalnızca yüzde 0,045’i.

Bunu, yalnızca Suriye’den gelen 1,8 milyon mülteciye ev sahipliği yapan Türkiye’yle karşılaştırın. Ya da, bir milyondan fazla Suriyelinin olduğu Lübnan’la. Kendi sınırları içindeki bir savaşla mücadele eden Irak bile, komşusundan gelen 200.000’in üzerinde insana ev sahipliği yapıyor.

Bu sorunların kolay bir çözümü yok ve mültecileri içeri almak her ülke için zorlu bir meydan okuma, fakat çözüm bulmak için zorunlu olan şey dürüst bir konuşma.

Ve bu konuşmanın büyük bir kısmı da medya tarafından şekillendiriliyor.

Doğruluk gerekçeleriyle, Al Jazeera İngilizce’nin direktörü Salah Negm, göçmen sözcüğünü artık bu bağlamda kullanmayacağımıza karar verdi. Bunun yerine, uygun olduğunda, mülteci diyeceğiz.

Bu haber kanalında, dünyamızda, nedeni ne olursa olsun, kendilerini kimsesiz bulan bu insanların sesi olabilmek için gazetecilik imkanlarımızı sonuna kadar kullanmaya çalışıyoruz.

Göçmen sözcüğü, acı çeken insanların sesinin içini boşaltan bir sözcük. Bunun yerine mülteci sözcüğünü koymak, çok küçük de olsa, bu sese bir anlam katma çabası.

Yazı: Barry Malone/Al Jazeera English
Çeviri: Kemal Avcıoğlu

İLGİLİ İÇERİK: Suriyeli ünlü arkeolog IŞİD’le işbirliği yapmadığı için öldürüldü

Yazar:

Disiplinler ve kültürlerarası bir içerik deneyimi; en güncel felsefe, sanat, müzik, sinema, edebiyat, bilim ve teknoloji haberleri...