‘The Martian’ film incelemesi: Çöl nerede büyüyor?

The Martian (Marslı), Amerikalı roman yazarı ve bilgisayar yazılımcısı Andy Weir‘in aslında ilk başta tamamen kendi imkanlarıyla internet üzerinden yayınladığı ve ardından giderek büyük bir üne kavuşan, aynı adı taşıyan romanından uyarlanan bir Ridley Scott filmi.

Blade Runner ve Alien gibi bilim kurgu sinemasının en önemli yapımlarından ikisine imza atan Scott, Prometheus filmiyle de yeniden gösterdiği gibi bu alanın en önemli yönetmenlerinden biri. Uzay maceralarından ve onun atmosferinden bir şekilde kopamayan Scott, izleyiciler açısından da bu alanda çok büyük bir krediye sahip. Yönetmenin bütün bu filmlerdeki sahne düzenlemeleri, oyuncu seçimleri ve sanat yönetimi açısından şimdiye kadar çektiği bütün bilim kurgu filmlerinde son derece başarılı dünyalar yarattığı ortada.

Mars’ta geçen bir Robinson Crusoe filmi olarak da nitelendirilmesine neden olan bir olay örgüsüne sahip olan The Martian ise, Scott’ın çok da yabancı olmadığı uzak dünyalarda geçiyor olsa da, yönetmenin daha önceki bilim kurgu filmlerinden tanıdık olduğumuz genel üslubundan yine de bir uzaklaşmayı temsil ediyor. Zira söz konusu film, tahmin edeceğimizden çok daha düşük bir düzeyde kaos, gizem, gerilim ve düşünsel bir derinlik barındırıyor. Bir tür bilim, matematik ve astronomi güzellemesi olarak da değerlendirilebilecek olan The Martian, neredeyse tamamen çöle dönmüş bir gezegende hayatta kalmaya çalışan bir astronotun, bu durumu hem yetenekleri hem de gerçekçi (ve gerektiğinde de olup bitenlerle dalga geçebilecek kadar soğukkanlı) bakış açısıyla, bir tür drama dönüştürmeden nasıl başarılı olduğunu anlatıyor.

the martian marslı

Fotoğraf: Aidan Monaghan/20th Century Fox

Matt Damon tarafından canlandırılan filmin ana karakteri Mark Watney, Kızıl Gezegene birlikte geldiği ekip arkadaşlarının bir kum fırtınası yüzünden acilen gezegeni terk etmek zorunda kalmasıyla ve anlaşılabilir bir gerekçeyle öldüğü sanılarak Mars yüzeyinde tek başına bırakılıyor. Watney, bütün bir gezegende yaşayan tek insan olarak nihayet gözlerini açıp içinde bulunduğu durumu fark ettiğinde, sahip olduğu bütün imkanları “bilimin dibine vurarak” zorlamaktan başka çaresi olmadığını anlıyor. Fazla zaman kaybetmeden işe koyulan Watney, su elde etmek için hidrojen yakıyor, sahip olduğu yemek stoklarını sıkı bir biçimde düzenliyor ve Mars toprağında kendi dışkısını kullanarak sebze üretmeye başlıyor. Dünyadaki keskin gözlü bir uydu denetçisinin (Mackenzie Davis) nihayet Watney’nin Mars yüzeyinde neden olduğu ufak fiziksel değişimleri fark etmesiyle, elbette en az Watney kadar zeki bir NASA ekibi son derece yaratıcı yollarla bir şekilde onunla iletişime geçiyor. Bu noktada, Watney ve yeryüzündeki ekibin birbirleriyle anlaşabilmek için kullandıkları teknikler ve yarattıkları yöntemler son derece başarılı ve muhtemelen en az Watney’nin Mars yüzeyinde hayatta kalmak için yaptıkları kadar zekice.

Nihayet, Watney’nin Jessica Chastain’in liderliğindeki, halen uzayda dünyaya doğru yol almaya devam eden ekibi, ortadaki riski göze alarak, birtakım yetkili otoritelerin direktiflerine de karşı gelerek Mars’a dönme ve aslında hayatta olduğunu öğrendikleri Watney’yi kurtarma kararı alıyor.

the martian poster

Görsel: ‘The Martian’ / 20th Century Fox

The Martian, Kızıl Gezegeni zorla kolonize etmek durumunda kalan ana karakteri Watney’nin, sahip olduğu muazzam bilim ve botanik bilgisi, kendine güveni ve alaycı bakış açısıyla aslında en büyük korku ve endişelerimizin bile üstesinden gelebileceğimize dair umut dolu ve iyimser bir film. Bu elbette The Martian‘ın, Scott’ın önceki bilim kurgu filmleri Prometheus, Alien ve Blade Runner gibi yapımların genel atmosferine hakim olan korku, gerilim ve şüpheyle dolu olay örgülerinden daha farklı bir yerde konumlanması anlamına geliyor.

Scott’ın çoğu defa derin felsefi sorgulamalara yol açan bilim kurgu üslubu, bu filmde yerini bir hayatta kalış mücadelesinin çıplak gerçekliğine, ve nihayetinde aklın ve iradenin zaferinin keskinliğine bırakıyor. Filmi izlemeden önce yayınlanan bir posterde görüldüğü üzere, uzay başlığı giyen Matt Damon’ın yakın plandaki yüzünün; arkadaki çöl atmosferiyle de birlikte sanki dünyada, Doğu’nun çöllerinde hayatta kalmaya çalışan ve bütün kıvrak zekası, kurnazlığı sayesinde üzerine düşen görevi sonunda başarıyla yerine getiren bir Arabistanlı Lawrance’ı anımsatması da herhalde tam da bu yüzden oldukça anlamlı.

Çöl atmosferinin yıkıcılığı, yok oluşa doğru götürüşü, belirsizliği ve bulanıklığı yerini hayatta kalmanın istencine, ele geçirmeye, üstesinden gelmeye, yapılan hesapların kesinliği ve aklın planlarına bırakıyor. Nietzsche’nin “Çöl büyüyor” diyerek iki yüz yıl kadar önce atmış olduğu çığlığın yankıları tamamen kaybolmak üzereyken, hangisinin gerçekten bir çöl ve nihai bir yıkım olduğu hiçbir şüpheye ve sorguya yer bırakmaksızın uzayın keşfi ve ilerlemeye duyulan güven bir kez daha tazelenmiş oluyor.

Written by