‘Dasein’ mutfakta: Heidegger felsefesi ve karides pişirmenin incelikleri

Alman filozof Martin Heidegger, bugün hala tartışmalara yol açan bazı politik tercihlerine rağmen, bugün hâlâ 20. yüzyılın en ilham verici düşünürlerinden biri olmaya devam ediyor. Onun, en etkili bir biçimde 1927 tarihli başyapıtı ‘Varlık ve Zaman‘da (‘Sein und Zeit‘) ortaya konulan; varoluşun temel meselelerine dair düşüncelerinin etkileri günümüze kadar uzanan bir entelektüel çizgide görülebiliyor.

Bu etkilerin yankılarına Jean-Paul Sartre, Jacques Derrida, Maurice-Merleau-Ponty, Hans-Georg Gadamer gibi kendisinden sonra gelen birçok önemli filozofun çalışmalarında rastlamak mümkün.

İLGİLİ İÇERİK: Heidegger’in 1963’te bir Budist rahiple televizyonda yaptığı söyleşi

Modern hayatın birçok alanına dair bir tür bilgelik barındırdığı iddia edilen rehberler hazırlayan ve bunu yaparken de, en azından “90 dakikada Nietzsche” gibi kitaplardan çok daha samimi ve eğlenceli olduğunu düşündüğümüz bazı çalışmalara da imza atan The School of Life, Heidegger’i ve onun düşüncesini yine tuhaf ve dikkat çekici bazı metaforlar eşliğinde ele alıyor.

Videoda bir Türkçe altyazı seçeneği olmasa da, arka plandaki konuşmanın önemli bir bölümü (0:41-3:12) için yaptığımız çeviri şöyle:

“Varoluş, ya da Varlık, sonludur, kırılgandır, ve oldukça geçicidir — fakat biz bu geçici varoluşlarımızın değerini nadiren gerçekten bilebiliriz. Heidegger’in felsefesinin büyük bir kısmı bizi kendi yaşamımızın kırılganlığına ve içerisinde dönüp durduğu evrenin sessiz, yabancı ve tamamen ıssız görünümünün aksine hassas ve tükenişe açık bu dünyadaki varoluşumuzun garipliğine uyandırmaya adanmıştır.

Bazı açık kavrayış anlarında, ki Heidegger bunları olabildiğince çok yaşamamızı temenni eder, şöyle düşünebiliriz, ‘O kadar küçük ve o denli geçiciyim ki… Kozmosun yaşamsız ötekiliğinde bir hiçim ben.’ Tam da böyle anlarda Heidegger’in ‘varoluşun gizemi’ olarak adlandırdığı şeyi yaşarız. Bu deneyim hem güzel hem de yoğun olabilir; ama herşeyden önemlisi, dehşet verici de olabilir. Bizler, Hiçlik karşısındaki bu istikrarsızlığımızı kabul ederek, bilgece ve felsefi bir biçimde yaşarız.

Bu denli geçici olan da yalnızca bizler değilizdir — bütün yaşayan varlıklar, yaşayan bütün şeyler böyledir — hayvanlar, ağaçlar, bulutlar. Onlar da hiçliğin oluşturduğu bu arka planın önünde kısaca varolurlar. Bizim ve bütün yaşayan varlıkların bu kırılgan durumu paylaştığımızı fark ettiğimizde, bütün yaşayan şeylerle ve Dünyanın kendisiyle olan akrabalığımızı tanımak adına onlarla kendimizi daha fazla ilişkilendirmeyi öğrenebiliriz.

Bütün şeylerin birliğine dair o duyguyu, örneğin bir bıldırcın, bir karides, bir salyangoz, bir kuzu, bir domuz, bir dinozorla bizi birbirimize ne kadar çok şeyin bağladığını gördüğümüzde hissedebiliriz. Normalde, bizler kendimizi diğerlerinden ayırırız, ama Heidegger bizi aradaki bağlantıları görmeye zorlar.

Yine de, Heidegger, gündelik yaşamın, toplumun, ve onunun sonu gelmeyen gevezelik olarak adlandırdığı şeyin (Das Gerede) sıcak kıvrımlarına doğru kaçarak Varlık’la bir yüzleşmeden nasıl saklandığımızın, oldukça farkındadır. Das Gerede’yi, Varlık’la olan bağlantımızı boğan devasa bir gözlemeye benzeyen hamur katmanları olarak hayal edebiliriz. Gevezelik her yerdedir — havadaki dalgalar, medya, kendi sosyal çevremiz aracılığıyla çıkagelir — ve bize, önemsiz şeylerin aslında bir önemi olduğuna, işlerimizin bir anlamı olduğuna, yaptığımız ve düşündüğümüz şeylerin bir öneme sahip olduğuna dair bir güvence vermenin yollarını arar. O bizi, bir ölüm dünyasındaki Varlık’ın doğasından saklar. Dolayısıyla, felsefenin görevi; gevezeliğin boğucu konforundan çekip çıkardığı bizlere Hiçliğin canlandırıcı konseptini sistematik bir biçimde tanıtmaktır.

Heidegger, varoluşun yoğunluğu üzerinde odaklanabilmemiz adına bizi gevezeliğin çekiminden özgürleştirmek ister.”

İLGİLİ İÇERİK: ‘Kurgusal Tabaklar’: Ünlü edebiyat eserlerindeki yemeklere yakın çekim

Yazar:

Disiplinler ve kültürlerarası bir içerik deneyimi; en güncel felsefe, sanat, müzik, sinema, edebiyat, bilim ve teknoloji haberleri...