‘Fransa’nın ihtiyacı olan şey sağduyu ve cesaret’

Parislilerin Paris’ini kalbinden vurdular; çeşitliliğin Paris’ini, işçi sınıfının ve mütevazi burjuvanın Paris’ini; bütün çocukluğumu geçirdiğim ve bütün aliemin ve arkadaşlarımın büyük bir kısmının bugün yaşadığı yeri…

Bir Cuma akşamı, kafelerin teraslarının hala ailelerle dolu olduğu, özellikle güzel bir havanın olduğu bir Kasım gecesinde vurdular. Fransa ve Almanya arasında, Stade de France’da bir dostluk maçı oynanıyorken vurdular. Ölmeye hazırdılar, fakat ancak ağızlarına kadar savaş silahlarıyla dolu bir halde öldürebilecekleri kadar çok insanı öldürdükten sonra…

Ocak ayından beri, Charlie Hebdo ve kosher süpermarketi katliamından sonra, “yeni bir normal”in düzeninin kurulduğunu görmüştük. Yahudi okulları, ama aynı zamanda gazete ofisleri gibi hassas mekanların Fransız silahlı kuvvetleri tarafından korunuyor olmasına alışmıştık, sanatçıların, yazarların ve entelektüellerin gece gündüz polis koruması altında olmasına, ve duyuruların bize saldırıların orada ve burada, özellikle de Katolik kiliselerine karşı bertaraf edildiğini söylemelerine alışmıştık.

İLGİLİ İÇERİK: ‘Eiffel Kulesi ve Açılış Dersi’

Haziran’da, Tunus’taki Sousse Müzesi’nde çoğunluğu Avrupalı olan 22 kişinin öldürüldüğü saldırıyla aynı gün gerçekleşen, bir yurttaşın Grenoble yakınlarında kendi topraklarımızda ilk defa başının kesilmesinin ardından irkilerek geri çekilmiştik. Ve o zaman hepimiz, bir başka saldırının bizim caddelerimizde meydana gelip gelmeyeceğini ve bunun be zaman olabileceğini merak etmeye başlamıştık. Bunun yine de bu kadar kısa bir zaman içerisinde ya da bu denli korkutucu bir ölçekte gelebileceğini düşünmedik.

Bizler aslında ne onların potansiyel eylemlerinin kapsamını anlayabildik ne de onların bu nefretinin derinliğini tamamen ölçebildik. 13 Kasım Cuma günü, hem onların lojistik yeteneklerinin hem de demokrasi ve uygarlığa dair duydukları nefretin bir işareti olarak kalmaya devam edecek. Kim onlar? Bütün diğer şeylerin yanında, onların çalışma biçimi, ölüme niyetli olmaları ve Stade de France’ın dışında kendilerini havaya uçuran iki intihar bombacısının olduğuna dair raporlar birlikte yaşamak zorunda kaldığımız bu terörün doğasına dair geriye çok az şüphe bırakıyordu: Radikal İslam.

paris saldırıları

Fotoğraf: Christian Hartmann/Reuters

Fransa ve onun başkenti onların nefretinin başlıca odak noktası olmuş gibi görünüyor. Aslında, örneğin Madrid, Londra ve Brüksel gibi başka Avrupa şehirleri de vuruldu. Fakat, bu teröristlerin Fransa için saklı tuttukları kötülük dikkate değer. Bunun belli başlı nedenleri var: Fransa ve Paris, Aydınlanma’nın beşiği; sekülerizmin ve Devlet ve Kilise’nin ayrılığının doğum yeri; düşünce özgürlüğü, şüphecilik ve güçlü bir hiciv geleneğinin feneri. O ayrıca, örneğin Mali’de olduğu gibi, dünyadaki İslamcılara karşı verilen savaşın aktif bir oyuncusu.

Birçok insan bu gibi eylemlerin önlenmesi adına istihbarat toplanması ve paylaşımındaki başarısızlıklar hakkında sorular soracaklardır ve bunu yapmakta haklılar da. Fakat, tehlike bu kadar yaygın ve dağınık haldeyse, ifade ve hareket özgürlüğüne değer veren hiçbir demokrasi tamamen güvende değildir.

Fransız hükümetleri, 35 yıldır, birbirini izleyen bir biçimde toplulukçuluğun/komüniteryanizmin yükselişine olanak tanıyarak Cumhuriyet’in temellerini zayıflattılar. Aşırı sağın oy oranlarını arttırmasının yanında, genç Fransız Müslümanları arasında antisemitizm de yükseldi.

Ben iyimser değilim. Cuma akşamı parçalarına ayrılmış olan toplumun dokusunu yeniden örebilmek için en iyi ihtimalle bir neslin geçmesi gerekecek. Fransa’nın ithiyacı olan şey hem sağduyu hem de cesaret. En kötü ihtimalle mi? Bunun hakkında düşünmek bile istemiyorum.

İLGİLİ İÇERİK: Fransa’nın tartışmalı ‘Büyük Birader’ yasası yürürlüğe girdi

Yazı: Agnès Poirier/The Guardian
Çeviri: Edip Uyar

Yazar:

Disiplinler ve kültürlerarası bir içerik deneyimi; en güncel felsefe, sanat, müzik, sinema, edebiyat, bilim ve teknoloji haberleri...