Post-fizikçi manifestosu

ÖZET

Çağımızda makineleşen bedenlerin oluşturdukları insani sistemler cisimsizleşirken, gerçeklik ilkelerindeki küçük farklılıklar duyarlaşmış olan insan bedeni simülakrlarında büyük farklılıklar ortaya çıkmaktadır.

Bugün tüm kimlikler yapı-bozuma uğrarken fizikçi kimliğinin siborg metaforu dışında kalacağını ve yapısını bozmayacığını kimse söyleyemez. Ancak fizikçilerin yeni bedenleri işgalci asker ve direnişçi canlı bomba siborgları örneğinde olduğu gibi zihinsel farklılıklar gösterecekler midir?

Bu çalışmada Düzensiz Duyarlı İnsan Davranışaları Dinamiği Kuramı ışığı altında gerçeklik ilkesi olmayan ve kendi kültür ve gelenekleri ile beslenen düzensiz duyarlı dinamiklerin hala yaşadığı coğrafyalarda, bu dinamiklerin ürünlerinin kendiliğinden örgütlenmesinden oluşan insani sistemlere ilgi duyan siborgların (post-fizikçiler) oluşmasını inceliyoruz. Bu post-fizikçilerin Batı uygarlığının ürettiği hemcinslerinin tersine moderniteye muhalif ve ütopik olacaklarını, çoğrafyalarındaki modernite ideolojisi hegemonyasını biçimlendirme dayatmalarından karşı duracaklarını ve küresel tehditte karşı özgürleşmeyi sağlayacak her alanda yeni arayışlar içinde olacaklarını tartışıyoruz.

Anahtar Kelimeler: Bilim Sosyolojisi, Bilim Tarihi, Bilim Felsefesi, Sibernetik, Ütopya, Fizik.

Modernite

Nerede ise 500 yıllık geçmişi olan redeksiyonist düşünce (indirgemeci düşünce) davranışlarını öngörebilmek istediği bir bütünü ideal bir sisteme indirgemede yeterli olacak kadar yapboz parçalarına ayırır. Normalleştirdiği (kendinin yonttuğu) bu parçalarla bütünü yeniden kurabilmek için pragmatik stratejiler geliştirir. Bu stratejiler gözlemlerle bulunan deliller tarafından belirleniyormuş olsa da bu delillerin seçiminin temelinde aklın hakimiyetini kurmak vardır. Yani yapbozda seçim ve normalleştirme aklın aradığı düzene daha kolay ve çabuk götürecek olanı tercih etmek şeklinde gerçekleşir ve insanın doğa üzerinde, iktidarın insan üzerinde kurmak istediği hegemonyayı güvenli kılmak ve güçlendirmek yönünde gelişir. Düzensizliklerin yok sayıldığı bu sistematik dayatma insanlık tarihinin öngörülen rasyonel ilerlemesi olma, yani insanlık tarihi zaman evriminin davranışlarını belirleme iddiasındadır.

Bu belirleme stratejilerinde kullanılması için, örneğin sonsuz küçükler matematiği (calculus, entegral ve diferansiyel hesap) gibi matematik teknolojiler geliştirilmiştir. Bu matematik teknolojileri ile donanan, çok cisinm yapılarını Entropi gibi kavramlarla ve atomik yapıları kuvantum fiziği gibi kuramlarla aşabilmiş olan indirgemeci düşünce (bilim) doğanın özellikle fizik ve kimya yasalarını açıklamada ve ideal sistemler için kuramlar geliştirmede önemli başarılar kazanmıştır. Bazı özel durumlarda biyolojide (moleküler) de kayda değer sonuçlar vermiştir.

Diğer taraftan, doğadaki sistemlerin gözlenebilen düzeninin şifrelerini çözen (bu çözülebilenler gerçekte bize düzensizmiş gibi görünen düzenlerdir) bilim insan aklında metaforsal olarak lineerci ve toplanabilen pragmatik, amprisist ve analitik paradigmaların gelişmesine de neden olmuştur. Bu paradigmalarla düzenli refah toplumları (Batı uygarlığı) ve homojen insan sistemleri (modern devlet gibi) yaratmak için sosyal bilimler, siyasi bilimler gibi adlar altında yapısallaşan bilgi teorileri ve söylemler üretilmiştir. Bununla da kalınmamış bu bilgi teorileri ve söylemler ideolojisi (modernite) ile geliştirilen ve üretilen yapıları (Batı uygarlığı, modern devlet gibi) korumak için baskıcı uygulamalara başvurulmuştur.

Soğuk Savaş sırasında modernite iktidarı düzensizliği, karmaşıklığı, kaosu, belirsizliği, rastlantıyı, sürprizi modernite egemenliğinin düşmanları olarak ilan etmiştir. Modernite ideolojisinin düşünürleri (aydınlar) ve teknik elemanları (bilim insanları) dokunulmazlıkları olan kahramanlar olarak kabul görürken, modernite dayatmalarına ve kurallarına karşı çıkanlar insanlığın potansiyel suçluları olarak lanetlenmiştir.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle bu “kutsal” düşünce sistemi (modernite) ile rasyonel ve tek sesli otoriter bir proje (bu kez uyumlu bir dünya devleti kurmak adına) küresel hegemonyacılar tarafından sistematik bir şekilde yürürlüğe sokulmak istenmektedir. Bu metafora göre parçalama işlemi bütünün (bu kez kürenin) doğrusallığını bozmamalı, yani çeşitli stratejilerle bu yapboz parçaları bir araya getirildiğinde yaklaşıkla da olsa kurgulanan düzenli bütün (küresel yapı) elde edilmelidir. Bu küresel düzen için öznesi olduğu doğrusallığı, doğrusallığın nedeni olduğu düzeni bozabilecek olan ve tüm küresel mekanizmalara rağmen normalleştirilemeyen düzensiz dinamikler yok sayılmalıdır. Öyle ki bu yapboz parçalanmalarının küreselleşme kurguları her yerden aynı gözükmelidir (kozmolojik ilke). Örneğin bu bilimsel kurgularına uygun olarak 3. Dünya ülkeleri adı verdikleri toplumların bir taraftan bilimsel programlarla aydınlanmalarına destek verirlerken, diğer yandan da bu toplumların kültürel farklılığına saygı gösterilmeyen küresel kontrol mekanizmaları geliştirmeye başlamışlardır. Bunlar medya, sinema, internet gibi yeni teknolojilerin desteğinde çeşitli formatta lobiler, sivil toplum örgütleri gibi organizasyonlarla denetlenmektedir.

1960’lı Yıllar

1960’lı yıllara gelindiğinde modernite iktidarının sarsacak olaylar peşi sıra geliyordu. Moderniteden beslenerek sosyal ve insani sistemleri kontrol eden simülasyon mekanizmaları, örneğin milliyetçi, dini, ideolojik düzenli kimlik dinamikleri yanı sıra evrenselci bilim, doğrusallık, gerçekçilik dayatmaları, hızlı bir şekilde güç kaybetmeye başladı. Böylece modern devleti temsil eden organlarda, toplumu simüle eden partilerde, kamusal sivil toplum örgütlenmelerinde ve güvenlik stratejilerinde kendiliğinden erozyonlar, yapı bozumları ortaya çıktı. Bazılarına göre modernitenin bu “kendi kendini yiyen” durumu postmodernite adı verilen bir potada modernitenin erimesiydi[1]. Gerçekte bu olayların mimarları modernitenin kendi bilim insanlarıydı, ama bu “modernite inkarcılarının ve hainlerinin” ortaya çıkması ne bir rastlantıydı ne de bir sürprizdi. Bunlar 19. yüzyılın sonlarından bu yana modernite dayatmalarına karşı duran düşünceleri daha da cesaretlendirdi. 1960’lı yıllarda postmodern düşüncenin bir daha geri dönmemek üzere yerleşmesine neden olan bazı (bize göre) önemli fenomenlerin başlıklarını vermekle yetiniyoruz:

i) 1930’lu yıllarda tamamlanan kuvantum fiziği kuramı metaforları sosyal ve siyasi yapıları, ekonomi dünyasını, insan ve insan sistemleri anlamada ümit edilen sonuçları vermedi. Modernite kurduğu kuvantum tuzaklarına kendi düştü. Ve belirsizlik ilkesi sosyal bilimlerde radikal söylemlerin önünü açtı. Modernitenin ötekileştirdiği düşüncelerin harekete geçmesini tetikledi.
ii) Kuvantum fiziğine bağlı olarak gelişen yarı iletkenler teknolojisi hızlı ve daha güçlü bilgisayarların ortaya çıkmasını sağladı. Bu bilgisayarlarda düzensiz dinamiklerin önemini anlaşıldı. Kaos kuramı gelişti.
iii) Aya gidildi ve dünya bir bütün olarak gözlenebildi. (Çevre felsefesinin doğması.)
iv) 1968 öğrenci olayları.
v) Simülasyon, karmaşıklık, rastlantı ve sürpriz gibi kavramların paradigmalara dönüşmesi.

Yeni Yüzyılda Bedenin Farklı Davranışları

Tüm devrimlerin, ütopyaların ve özgürlüklerin yenip bitirldiği, kimlikler arasındaki farklılıkların kalktığı, kavramların kolaylıkla yıkılıp yeniden tanımlanabildiği bir döneme girmiş bulunuyoruz. Baudrillard’a göre erkek-dişi, yaşlı-genç, iyi-kötü, canlı-cansız gibi sınıflandırılmalar kalkacak, hepimiz her şey metafor olarak trans-seksüel olacağız[2]. Donna Haraway bu metaforun makina-insan melezi yani siborgla olabileceğini söylüyor[3].

İnsan dünyada mevcut olan en karmaşık canlıdır. Beden insan davranışlarının kaynağıdır ve bazılarına göre uygarlık tarihi bedenin baskı altına alınmasının ve biçimlendirilmesinin tarihidir. Bu yeni yüz yılda bedeni, yani insan davranışlarını kontrol altına almak gün geçtikçe zorlaşırken makineleşen bedeni biçimlendirmek de o kadar kolaylaşmaktadır. Bir zamanlar insanların bir arada yaşamalarını mümkün kılan kültürel yasakların yerini bugün iktidarlar tarafından pazarlanan tüketim benzerlikleri almakta, devlet bedeni biçimlendirme görevini önemli ölçüde dijital teknolojik ve iletişim (medya) mekanizmalarına bırakmaktadır.

Bilgisayarların desteğinde gelişmekte olan bu makine melezi (siborg) bedenin tekno-genetiği iktidarlar tarafından kotlanmaktadır. İnsanların kendi ve başkalarının bedenleri ile olan ilişkileri , bu ilişkilerden bunlar dışındaki insanların etkilenmesi (karmaşıklık) dijital ara parçalarla gerçeklenir hale gelmiştir. Örneğin yüz yüze ilişkiler plazma ekranlardaki iki boyutlu yüzlerin konuşmalarına (chat) dönüşmüştür. Bu bedenlerin oluşturdukları insani sistemler cisimsizleşirken, bu bedensizleşen sistemlerin davranış dinamikleri sanallaşmış ve bu dinamiklerin kendiliğinden ürünlerindeki hiper-gerçeklik payı hızlı bir şekilde artmaya başlamıştır. Çağımızın insanı bu doğal-makina dünyasının karmaşıklığı yanında, ulusal-uluslararası kurumların yerini alan sivil toplum örgütleri ile bir saç örgüsü gibi sarmalanmaktadır. Bilgilenmesi ve çevresi ile olan ilişkileri böylesine karmaşıklaşan dünyasında yeni hallere bürünen (transseksüel) ve makine-insan melezi (siborg) insanoğlunun yaşamını özgürleştirebilecek ve bu yenidünyasında var olduğunu ortaya koyabilecek anı yaşayabilen “kırık ve felsefi” yolculuklara çıkılması için geriye bakıp endişelenmesinin hiç bir anlamı yoktur.

DDİDD Kuramı

Ancak; Bu yeni yüzyılda insanın bedenine dayatılan tekno-biçimlendirmeyi insanın kendinle ve doğa ile olan ilişkisinin yabancılaştırılması ve iktidarlar tarafından bedeninin kurnazca denetlenmesi olarak değerlendirmek de yeterli değildir. Böylesine duyarlaşan bedenin alacağı yapı insanın gerçeğine (zihnine) bağlı olacaktır. Yani zihnin aldığı eğitim, kültür, gelenekler bedenin gerçeklik ilkesi olacaktır. Bu gerçeklik ilkelerindeki küçük farklılıklar bile bugün böylesine duyarlaşmış olan insan bedeni üzerine oluşacak simülasyonlarda ortaya çıkacak ürünlerde büyük farklılıklar gösterecektir. Örneğin aynı teknolojiden beslenen iki siborg alalım. Bunlardan modernite eğitiminden geçmiş bir kültüre ve geleneğe sahip (Batı uygarlığı) olan beden uygarlığının küresel iktidar olma arzusunun üzerini “insanlığı kurtarma, insanlığa adalet ve huzur dağıtama” ile örtecektir, örneğin üzerinde düşmana atmak için bombalar taşıyan dijital teknolojiye sahip Irak işgalcilerinin askerleri. Bunlardan diğeri ise modernitenin oluşmasında tarihsel nedenler ile yer almamış bir kültür ve gelenekten gelen bedene sahip olandır. Bu beden ise aynı teknoloji ile siborglaştığında bu küresel hegomonyacılara karşı duran bir canlı bomba olmuştur (Irak’taki direnişçiler). İşgalcilerin askerleri Baudrllard’ın simülasyon kuramına uyan bir smülakrıdır. Yani gerçeklik ilkesi Batı uygarlığı olan gerçek istemin (küresel hegemonya) üstünü örten bir hiper-gerçektir. Direnişçi canlı bomba ise bir modernite gerçeği olmadığından Baudrllard’ın kuramına göre bir simülakr değildir ve kaybolup gittiğinden bu dünyanın bir hiper-gerçeği olamaz. Tarafımızdan geliştirilen Duyarlı Düzensiz İnsani Davranışlar Dinamiği (DDİDD) kuramına[4] göre ise canlı bomba modernite düşüncesinde tanımsız olan bir hiper-gerçektir. Bu neden ile modernite tarafından kontrol altına alınma mekanizmaları gerçeklenmemiştir[5]. DDİDD kuramı modernite için sürpriz olan bu ortaya çıkışların (canlı bomba) sonrası çevresinde oluşturduğu karmaşıklığın vereceği ürünlerin moderniteden özgürleşme dinamikleri olacağını söyler. Trans- seksüellik ile siborg arasındaki benzerlik modernitenin kimlik tanımını tehdit edebilir ve modernite tarafından verilmiş olan kimlikler üzerinden sürmekte olan politikaları geçersiz sayabilir. Düşünceleri Batı uygarlığı eğitimi ile gelişmiş olan Haraway kapitalizm ile anti-militarizmin gayri meşru çocuğu olan siborg’u yeni yapıları kuracak bir imkan olarak görebilir[6]. Canlı bomba ile işgalci askerin arasındaki bu zihinsel farklılık sonrası ürünlerin dinamiği bir yapı bozuma değil, aksine Batı uygarlığı iktidarı ile onun küresel hegemonyasına karşı direnen medeniyetlerin güçlenmesine ve/veya yeni medeniyetlerin oluşmasına katkıda bulunacaktır.

Siborglaşan Aydınlar ve Bilim İnsanları

Batı uygarlığı insani sistemleri (toplumları) dağılmaya kapalı karmaşık sistemler olarak kabul etmiş, diğer taraftan da toplumun dinamiklerini (hareketlenmeyi ve ilerlemeyi) modernite ideolojisine bağımlı paradigmalar (evrendeki “altın hareketleri” taklit eden metodolojiler) ile sınırlamıştır. Düzensiz insani dinamiklerin toplumun yapılanmasında (değişimde ve dönüşümde) katkısı olamayacağını, aksine yeni yapıyı hakim sınıf (iktidar) adına düzenli dinamiklerin belirleyeceğini kabul etmiştir. Düzensiz dinamikler toplumun tarihsel sürecine yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dinî, moral, estetik düşünceler bütünün dışında tutulmuştur. Bu tutmanın bütününe aydınlanma, yön ve biçim (doğrusallaştırılabilme ve normalleştirilebilme) verilmesine ilerleme denmiştir. Batıda bu yapılaşma tamamlanmış olduğundan Batılı bilgi ideologlarının (aydınların) ve teknisyenlerinin (bilim insanlarının) zihinleri siborglaşan bedenlerinin tutsağı olmaktan kurtulamayacaktır.

Batılı bilginin bizim gibi ülkelerdeki temsilcileri[7] ise üstü “akademik çalışmalar” ile örtülmüş olan küresel simülasyon mekanizmalarının kendi ülkelerinde ülkenin kendi gerçekleri üzerinden güçlenmesi çalışmalarını bu kez bir makine melezi olarak sürdüreceklerdir. DDİDD teorimize göre bu yerli siborgların zihinleri Batı Uygarlığı gerçekleri üzerine kurulmuş olan kolonyalist aydınlanma ve bilgi teorileri dayatmaları dışında ülkelerinde olabilecek değişimi, dönüşümü ve evrimi ortaya çıkartabilecek kaos eşiğini kontrol altında tutabilecek modeller arama endişesi içinde yaşamlarını sürdüreceklerdir.

Post-Fizikçi

Batı uygarlığı iktidarı her zaman bilimi en gösterişli ve göz alıcı yapılarından biri olarak görmüş ve bunu ulu orta söylem olarak kullanmaktan da çekinmemiştir[8]. Peki, moderniteden “fizikçi” kimliği almış olanların, yani ata-moderniteçilerin torunlarının çocukları yarın nasıl olacak? Bugün tüm kimlikler yapı-bozuma uğrarken fizikçi kimliğinin siborg metaforu dışında kalacağını ve yapısını bozmayacığını kimse söyleyemez. Fizikçilerin yeni kimlikleri işgalci asker ve direnişçi canlı bomba örneğinde olduğu gibi farklılıklar gösterecek mi?

Batı uygarlığı iktidarı içinde bir sistem olarak tanımlanan bilim 19. yüzyılın sonlarına doğru atomcu düşüncenin tekrar ortaya çıkışı ile (elektronun keşfi) fizikçiliği öne çıkartmış, fizikçinin bedeni de bilimde bu öncü olma durumu ile mutlu olmuş olabilir. Galileo’dan bu yana modernite ideolojisi ile yazılmış olan ve evrensel olduğu iddia edilen zihinleri siborglaşma sürecine ve bedenlerinin değişimine ne kadar karşı koyabilecektir ki? Atom bombaları yüzbinlerce insanı bir anda yok ederken zihinleri etkilenmemiş olabilir mi? Ancak kendileri de bilmektedirler ki bedenleri gayri meşruluk çeşitliliği en yüksek olan siborglaşmaya çoktan başlamıştır ve bedenlerinde kapitalizm ile militarizmin genleri hızlı bir şekilde artmaktadır.

Ancak; DDİDD kuramına göre Orta Doğu gibi gerçeklik ilkesi modernite dışında kalan, Batı-merkezli olmayan kültür ve gelenekler ile beslenen düzensiz duyarlı dinamiklerin hala yaşadığı coğrafyalarda, kendiliğinden ortaya çıkışlara ve bunların kendiliğinden örgütlenmesinden oluşan bütüne ilgi duyan farklı siborgların (Post-fizikçiler) oluşması da mümkündür. Bunlar modernite ideolojisi hegemonyasını biçimlendirme çatışmasından ve yayma dayatmalarından başka bir şey olmayan Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile başladığı söylenen; ne “normal-bilim sonrası” sürecin[9], ne de uluslar arası araştırma merkezleri üstünden kurulan “büyük bilimler” küresel sürecinin bir ürünü olmayacaklardır. Yani, soğuk savaşın sona ermesi ile bizim gibi ülkelerde taklitleri de ortaya çıkan, “bilim savaşlarının”[10] her hangi bir cephesinde yer alan bir bilim askeri değildir. Bunlar ülkelerindeki modernite güvenlikçilerinin tersine moderniteye muhalif ve ütopik olacaklardır. Küresel tehditten özgürleşmeyi sağlayacak her alanda yeni arayışlar içinde olacak olan post-fizikçiler kendilerini tereddütsüz bir şekilde insanlıkla samimiyete ve modernite ile sapkınlığa adayacaklardır.

[1] Perry Anderson, Postmodernitenin Kökenleri, İstanbul: İletişim Yayınları, 2002.

[2] Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon, İzmir: Dokuz Eylül Yayınları, 1998; Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1995.

[3] Donna Haraway, “A Manifesto for Cyborgs”, Socialist Review 80 (1985) s. 65-107. Gediz K. Akdeniz; “Karmaşıklığın Gizemi”, 2005, www.gedizakdeniz.com, 15 Nisan 2007’de girildi.

[4] A.g.e.

[5] Gediz K. Akdeniz, “Baudrillard’ın Simülasyon Kuramı’nın Karmaşıklık Eleştirisi”, 2005, www.gedizakdeniz.com, 15 Nisan 2007’de girildi.

[6] Haraway, “A Manifesto for Cyborgs”; Akdeniz “Karmaşıklığın Gizemi”

[7] Thomas Kuhn, “Bilimsel Devrimlerin Yapısı”, İstanbul: Alan Yayıncılık, 1995; Ziauddin Sardar, “Thomas Kuhn and The Science Wars”, in Postmodernism And Big Science Appignanesi Richard (Ed), UK: The Icon Books, 2002.

[8] A.g.e

[9] Korkut Tuna, Batılı Bilginin Eleştirisi Üzerine, İstanbul: Da Yayıncılık, 2004.

[10] A.g.e.

Yazı: Prof. Dr. K. Gediz Akdeniz, İstanbul Üniversitesi Fen Fak. Fizik Böl.

Written by

Disiplinler ve kültürlerarası bir içerik deneyimi; en güncel felsefe, sanat, müzik, sinema, edebiyat, bilim ve teknoloji haberleri...