‘Dünyaların Savaşı’nda iki müttefik: H. G. Wells ve Atatürk

Mehmet Alp Fazlıoğlu, ünlü bilim kurgu yazarı ve “‘Nutuk‘ta adı geçen tek yabancı aydın” H. G. Wells’in Türk modernleşmesini nasıl temelden etkilediğini anlatıyor.

 

Herbert George Wells veya daha bilinen yazımıyla H. G. Wells, günümüzde daha çok Dünyaların Savaşı, Görünmez Adam, Zaman Makinesi gibi kült bilimkurgu eserleri ile tanınmaktadır. Oysa ki kendisi disiplinlerarası çalışma şeklini benimsemiş ve bu doğrultuda birçok farklı alanda eserler vermiş birisidir. Kendisinin aynı zamanda bir tarihçi olduğu, bu alanda çok önemli eserler verdiği ve Mustafa Kemal Atatürk’e olan etkisi ile Türk Devrimi’ni dahi şekillendirdiği pek bilinmemektedir.

Bu etkiyi daha iyi gözlemleyebilmek için öncelikle Wells’in görüşlerinden bahsetmekte yarar var: Sosyalizmi benimsemiş olan Wells, İngiltere’de kurulan; sosyalizmi, devrimci metotlarla değil de demokratik ve reformist yoldan kurmayı amaçlayan Fabian Society’nin üyesi ve kadın hareketinin de destekçilerindendir. Wells ayrıca evrim teorisini benimsemiş ve evrimci metodu tüm alanlardaki çalışmalarında kullanmıştır. Yine aynı dönemde kurulan Annales Tarih Okulu’nun görüşlerine uygun olarak tarihin; devletlerin ve kralların tarihinden ibaret olmayıp bundan çok daha fazlasını içerdiğini ve tarihin disiplinlerarası bir çalışma ile yazılması gerektiğini savunmuştur. Bu doğrultuda yazmış olduğu The Outline of History isimli tarih kitabı döneminin çığır açan meşhur kitaplarından biri olmuştur. İşte H. G. Wells’in Türk Devrimi’ne olan dolaylı etkisi tam da bu kitap ile olacaktır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün, Wells’in eserini 1927 yılında Fransızcasından (Esquisse de l’Histoire Universelle) okumasıyla adeta Türkiye’nin entelektüel-bilimsel kaderi bir kırılma yaşamıştır. O güne kadar Türkiye’deki tarih; dini esas alan, semavi kitaplar ve peygamberler tarihinden referanslar alarak insanlık tarihini Adem ile Havva’dan başlatan, bu başlangıcı da bilinen peygamberleri art arda sıralayarak M.Ö. 5000’li yıllara işaretleyen bir anlayıştan ibaretti. Bu anlayış meşrutiyetten sonra kısmen kırılabilmiş, özellikle de Ziya Gökalp’in yazdığı Türk Medeniyeti Tarihi kitabıyla din tarihinden ayrı, ulusal bir Türk tarihinin varlığı ortaya koyulmuştu.

Ancak Gökalp’in bu çalışması Türk tarihini yine de dünya ve insanlık tarihi ile buluşturamıyor, evrensel medeniyet tarihinden soyutluyordu. Dönemin Batı dünyasında hâkim olan; Türklerin geri kalmış, medeniyet için değersiz bir toplum olduğu yönündeki siyasal/tarihsel görüşlerle mücadele ederken Türk tarihçiliğinin sıkışıp kaldığı bu çıkmazdan kurtuluş yollarını arayan Mustafa Kemal için Wells’in kitabı ve onun tarih anlayışı bu doğrultuda mükemmel bir çözüm sunuyordu.

outline of history wellsWells bu kitabının bir bölümünde tarihin ancak disiplinlerarası bir çalışma ile yazılabileceğinden bahsediyordu. Kitaptaki bu paragraf Mustafa Kemal tarafından işaretlenmiş, yanına da “tarihçiliğin artık jeolojistlerin, paleontolojistlerin, ambriyolojistlerin, her kesimden doğa bilimcilerinin, ruh bilimcilerinin etnolojistlerin, arkeolojistlerin, filolojistlerin ve tarih uzmanlarının ortak çalışmalarıyla şekilleneceği” notu düşülmüştü. Aynı zamanda Wells tarihi; devletlerin, kralların ve milletlerin tarihi olarak değil insanlığın bir bütün olan, birlikte gelişen ve ortak bir amaca doğru ilerleyen tarihi olarak ele alıyordu. Bu tarih ise insanın ilk ortaya çıktığı, medeniyetin ilk eserlerini verdiği yüz binlerce yıl öncesine kadar uzanıyordu. İnsan ortaya evrim sonucu çıkmıştı ve insanın da dünyanın da bundan sonraki tüm gelişimi ancak evrimci düşünce ile anlaşılabilirdi. Bu görüşler Türk tarihçiliğinin içinde bulunduğu durum açısından da bir çıkış noktası olarak değerlendirilecekti.

Wells, kitabında sosyal ve siyasal görüşlere de yer vermişti. Örneğin kitabın bir bölümünde şu ifadeler oldukça dikkat çekicidir: “Bir topluma danışma hakkından önce, eğitim verilmelidir. Seçmen, oy vermeden önce bilgilendirilmelidir. Oy kulübelerinden önce okullar kurulmalıdır. Yeteri kadar eğitim görmeyenin elinde oy pusulası yalnız faydasız değil, tehlikelidir de.” Bu görüşler Mustafa Kemal’in düşüncesiyle de uyuşmaktaydı. Aynı zamanda 1929 ekonomik buhranı ile Batılı devletlerin büyük bir çöküş yaşaması Türk aydınlarına Batılı devletlerin mükemmel olmadığını, yanılabileceklerini göstermiş; dolayısıyla Batı merkezli tarih anlayışı da etkili bir biçimde sorgulanmaya başlanmıştı. Aydın çevrelerde Kurtuluş Savaşı’ndan kalan anti-emperyalist bir hissiyat da devam etmekteydi. Bu ortamda Wells’in sosyalist görüşlerle emperyalizme karşı getirdiği eleştiriler doğal olarak Mustafa Kemal’in de ilgisini çekiyordu.

Esquisse de l’Histoire Universelle‘i okuyan Mustafa Kemal hem bu yeni tarih anlayışının açtığı engin ufuklardan etkilenmiş hem de Türk milletinin tarihini dünya ve insanlık tarihi içerisine onun bir parçası olarak yerleştirebilme fırsatı yakaladığı için heyecan duymuştu. Hemen Ankara’daki Fransızca bilen aydın ve eğitimli kişileri yanına topladı; kitabı fasiküller halinde bölerek bu kişilerden Türkçeye çevirmelerini istedi, kısa bir süre sonra kitap Türkçeye çevrilmişti. Ardından da Maarif Vekaleti tarafından Devlet Matbaası’nda Cihan Tarihinin Umumi Hatları adı ile 5 cilt olarak bastırıldı. Bu kitap artık Türk Devrimi’nin bilim ayağındaki temellerinden biri olacaktı. Türk Tarih Tezi, Wells’in kitabı ve tarih görüşü esas alınarak hazırlanmaya başlandı. Bir yandan da Eugene Pittard adında İsviçreli bir antropologun etkisiyle Türk tarihçiliği fiziki antropolojiye yönelmişti, bu alanda gerçekleştirilen dünya çapında saygın çalışmalarda elde edilen verilerle yeni tarih tezi destekleniyordu.

Mustafa Kemal Atatürk’ün yönetiminde dokuz kişilik bir heyet tarafından yürütülen tarih çalışmaları neticesinde Türk Tarih Tezi’ni ortaya koyan 4 ciltlik bir eser ortaya çıktı. Esere yine Wells’in kitabından esinlenilerek Türk Tarihinin Ana Hatları ismi verildi. Günümüzde geçerli olan yeni metodlar ve mevcut bilgi birikimi ile değerlendirildiğinde aslında oldukça “marjinal” duran tezler, o günlerde bilimin bayraktarlığını yapan Batılı devletlerdeki tezlerden daha “marjinal” değillerdi. Aksine kullanılan metodlar, kaynaklar açısından ve bilimsel nitelik olarak oldukça ileri bir konumdaydılar. Öyle ki, söz konusu eserin dönemin metodları ve tarih anlayışı içerisinde, önemli bilimsel eserlerden biri olarak dünya bilim çevreleri nezdinde bir saygı uyandırdığını da biliyoruz. Zira, bu “marjinal” tezlerden bazıları da yine bizzat Wells’in görüşlerinden yola çıkılarak üretilmiştir. Örneğin Wells’in Amerikan yerlilerinin Moğol ırkına mensup olduklarını iddia etmesi; Türk tarihçilerini de, Bering Boğazı’ndan Amerika’ya geçerek Amerikan yerlilerini oluşturanların Türkler olabileceği iddiasına sürüklemişti.

H. G. Wells’in yıllar sonra Almanya’da Naziler tarafından toplatılarak yakılacak olan eserini temel alarak yazılan Türk Tarihinin Ana Hatları kitabı arkeolojik ve antropolojik bulgulara dayanarak milyonlarca yıl geriye giden ve evrim ile gelişen bir dünya tarihini ortaya koymuştur. Bu tarih artık 5–6 bin yıl ile sınırlı ve sadece peygamberler tarihi veya Türk tarihinden ibaret değildi. Eserde; Dünya’nın oluşumu, zamanla küresel şeklini alışı, değişimler geçirerek bugünkü görünümünü kazanması, ilk yaşam formlarının doğanın kendisi dışında başka bir etken olmaksızın ortaya çıkışı, suda yaşayan canlıların evrimsel gelişimi ve karaya çıkmaları, karadaki yaşamın evrim süreçleri ile çeşitlenmesi, akabinde primatlardan evrimleşerek insanın ortaya çıkması, tüm bu gelişmelerin kayalardan, fosillerden nasıl okundukları; medeniyetlerin, ülkelerin, kültürlerin ortaya çıkışı ve Türk milletinin bu tarih içerisindeki değerli yeri anlatılıyordu.

atatürk h.g. wellsTüm tezin üzerine inşa edildiği kavram açıkça evrim idi. Evrim teorisi de “Hayat Zinciri” adı ile ayrıntılı olarak bu tarih kitabında yer alıyordu. Kitabın daha sonra ilkokul, ortaokul ve liseler için hazırlanan versiyonlarında da Hayat Zinciri aynen yer aldı. Örneğin ilkokul beşinci sınıf kitabında insanın oluşumu şöyle anlatılıyordu: “Çok uzun zamanlar içinde, dünyanın karaları, denizleri değişmiş; eski otlar, hayvanlar yerine yavaş yavaş yeni cinsler geçmiş; insanımsı maymunlardan sonra da insanlar meydana çıkmıştır.” Ortaokul birinci sınıf kitabı ise şu ifade ile başlıyordu: “Tanrı’yı bulan, bunun sırlarını açan ve açmağa çalışmakta olan insan zekâsıdır.

Wells’in Mustafa Kemal üzerindeki etkisi o boyuttadır ki, Nutuk’ta atıf yapılan tek yabancı aydın H. G. Wells’dir.

Maalesef ki ülkemizde pek tanınmayan, tanıyanların da Dünyaların Savaşı ve Zaman Makinesi gibi kitaplarının pek ötesine geçemediği “bilim kurgunun babası” olarak da nitelenen H. G. Wells’in tarihçi kimliğiyle de bu ülkenin tarihinde oldukça önemli bir yeri vardır. Genç Cumhuriyetin zihinsel/bilimsel devrimi bir anlamda Wells’in görüşleri doğrultusunda gerçekleşmiştir. Wells’in Mustafa Kemal üzerindeki etkisi o boyuttadır ki, Nutuk’ta atıf yapılan tek yabancı aydın H. G. Wells’dir. Nutuk’ta Wells’e atıf yapılan bölüm şöyledir:

Millete şunu da hatırlattım ki, kendimizi dünyanın hâkimi zannetmek gafleti, artık devam etmemelidir. Dünyanın durumunu ve dünyadaki gerçek yerimizi tanımamaktaki gafletle, gafillere uymakla milletimizi sürüklediğimiz felâketler yetişir! Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz. Efendiler, İngiliz tarihçilerinden Wells, iki yıl önce yayınlanan bir tarih yazdı. Eserinin son sayfaları ‘Dünya tarihinin gelecekteki safhası’ başlığı altında bazı düşünce ve görüşleri içine almaktadır. Bu görüşlerin yönelmiş olduğu hedef ‘Un gouvernement fédéral mondial’ yani ‘birleşik bir dünya devleti’ dir. Wells, bu bölümde, birleşik bir dünya devletinin nasıl kurulabileceğini ve böyle bir devletin önemli ayırıcı özellikleri ile ilgili tasavvurlarını belirtiyor; adaletin ve tek bir kanunun hâkimiyeti altında dünyamızın ne durumda bulunacağını tahayyül ediyor. Wells, ‘bütün hâkimiyetler tek bir hâkimiyet içinde eritilmezse, milliyetlerin üstünde bir kuvvet meydana çıkmazsa, dünya mahvolacaktır’ diyor ve ‘gerçek devlet, çağdaş hayat şartlarının bir zaruret haline getirdiği birleşik dünya devletinden başka birşey olamaz’; ‘hiç şüphe yoktur ki, insanlar kendi icatları altında ezilmek istemezlerse er geç birleşmeye mecbur olacaklardır’ görüşünü ileri sürüyor. ‘İnsanlığın dayanışması ile ilgili büyük hayallerin sonunda gerçekleşmesi için ne yapmak ve neyin önüne geçmek gerekeceğinin doğru olarak bilinmediği’ ve ‘saldırgan bir dış siyaset geleneğine sahip olan devletlerin, birleşik bir dünya devleti tarafından güçlükle temsil edilebileceği’ de bildiriliyor. Wells’in ‘Avrupa ve Asya’nın felâketleri ve ortak ihtiyaçları, belki dünyanın bu iki parçasındaki milletlerin bir dereceye kadar birleşmesine yardım edecektir’, ‘olabilir ki, dünya ölçüsünde bir birleşmeye gidilmeden önce, bir sıra bölgesel birleşmeler yapılabilir’ şeklindeki düşüncelerini de kaydedeyim. Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, Hristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren ‘birleşik bir dünya devleti’ kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz.

Hem Nutuk’ta yaptığı atıftan hem de Türk Tarihinin Ana Hatları’nda benimsenen dünya ve tarih anlayışından Mustafa Kemal’in, Wells’in “adaletin ve tek bir yasanın buyruğu altındaki dünya” fikrinden ne kadar etkilendiği anlaşılmaktadır. Buna rağmen o aynı zamanda bir ülkenin kaderinin sorumluluğunu üstlenmiş bir siyasetçidir; Wells’in “bir tanrı olarak milliyetçiliğin kabile tanrılarının yanına gideceği”, “insaniyete bağlılığın milliyetçiliğin yerini alacağı”, “ortak bir inancın yerleşik dinleri ortadan kaldıracağı”, “geleceğin federal bir dünya devletine gebe olduğu” gibi öngörüleri güncel siyasetin gerçekçiliğinde yine de romantik hayaller olarak kalmaktadır. Mustafa Kemal her ne kadar “bu hayallerin tatlı olduğunu” dile getirse de onun gerçekçi yakın gelecek tasavvuru; milliyetçiliğin belirleyici olacağı, dinlerin zemin kaybetmekle birlikte ortadan kalkmayarak bilimle çatışmayı sürdüreceği, Sosyal Darwinist anlamda güçlü olanın yaşamını sürdürebileceği bir dünyayı öngörüyordu ve o da ülkesini bu geleceğe hazırlamalıydı.

h. g. wells 2H. G. Wells, bilim kurgu alanında olduğu gibi tarih alanında da insanlığa yeni ufuklar açmıştır. O, ‘dünyaların savaşı’nı sadece bilim kurguda değil eski dünya ile yeni dünya arasındaki bilim savaşında da vermiştir. Yazdığı The Outline of History isimli kitap ile tarih bilimine yeni bir anlayış getirmiştir. Onun yaptığı; tarih bilimini evrime, büyük tabiat olaylarına, göçlere, keşiflere, ticarete, jeolojiye, antropolojiye, arkeolojiye, filolojiye… dayandıran devrimsel bir yeniliktir.

Bu yeni anlayış bilim insanlarını doğa bilimlerine ve doğa tarihine yöneltecektir. Aynı sonuçlar Türkiye’de de görülmüştür. Laik ve milli bir devletin kurulması sürecinde dünyanın, insanın ve milletin tarihi, dinsel etkilerden kurtarılarak somut ve bilimsel temellere oturtulmalıydı. Bu ihtiyaç ise tarihsel bir süreç olarak katı bir pozitivizmi kaçınılmaz kılmıştı. Bu doğrultuda 30’lu yıllar Türkiye’de pozitivist bilim anlayışının zirve yaptığı, tarihin yerini arkeolojiye, sosyolojinin ise antropolojiye bıraktığı bir dönem olmuştur. Türkiye’deki antropoloji ve arkeoloji çalışmaları o denli gelişmiş, dünya çapında o kadar saygın bir konum kazanmıştır ki; 18. Uluslararası Antropoloji ve Tarih Öncesi Arkeoloji Kongresi’nin Türkiye’de yapılması kararlaştırılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk ise Avrupalı bilim mecmualarında “Antik tarihi canlandıran lider” olarak tanıtılmıştır. Kısacası Mustafa Kemal, eski ve yeni dünya arasındaki “dünyaların savaşı”nın büyük bir komutanı olarak, sadece Türkiye’deki mücadelenin önderi olmakla kalmamış, bu akıl ve aydınlanma mücadelesinin dünya çapında da saygı gören bayraktarlarından biri olmuştur.

O günlerde yapılan çalışmaları bugünün şartları, metotları ve bilgi birikimi ile anakronizme düşerek değerlendirmek bizi çok yanlış sonuçlara vardıracaktır. Bugün bize yanlış ve “marjinal” gelen tezler o dönemin bilimsel yöntem ve anlayışına uygun çalışmaların sonucudur. Modern bilimin neredeyse hiç gelişmemiş olduğu bir ülkede Dünya çapında saygı gören bilimsel çalışmalara imza atılmış, din, hurafe ve gelenekler bilimden dışlanmış, bu yeni laik ve bilimsel anlayış tüm eğitim sistemine hakim kılınmıştır. Çok kısa bir süre içerisinde, tarihi kutsal kitaplar ile yazmaya çalışan bir ülkeden, evrim teorisini ilkokul kitaplarında anlatan, antropolojik ve arkeolojik araştırmalara liderlik eden bir ülke haline gelinmiştir. O tarihlerde evrim teorisine ilkokul kitaplarında yer verebilen bir başka ülkeye daha rastgelmek oldukça zordur. Lakin bu durum çok da uzun sürmemiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümü üzerine bu yeni anlayış hemen terk edilmeye başlanmıştır. İlk iş olarak 1939 yılında Darwin ve “Hayat Zinciri”, ardından da Türk Tarih Tezi kitaplardan silinmiştir. Yeniden “peygamberler tarihi”nden ibaret bir tarih anlayışına dönüş olmamıştır fakat giderek evrensel tarih bütünlüğünden kopan, yeni ve özgün bilimsel fikirler ileri sürmekten aciz, muhafazakar bir tarih anlayışına sürüklenilmiştir.

 

Kaynaklar:

  • Falih Rıfkı ATAY, ‘Atatürkçülük Nedir?
  • Kemal KOÇAK, ‘Atatürk ve Türk Tarih Tezi (3)
  • M. Şükrü HANİOĞLU, ‘Atatürk, Kurucu Felsefe ve Siyaset
  • M. Şükrü HANİOĞLU, ‘Erken Cumhuriyet İdeolojisi ve Vülgermateryalizm (2)
  • Mustafa Kemal ATATÜRK, ‘Nutuk
  • Tarih komisyonu, ‘Türk Tarihinin Ana Hatları
  • Zafer TOPRAK, ‘Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji