‘Arrival’daki dairesel dil konsepti ne kadar gerçekçi?

Arrival’ın sıra dışı senaryosunun merkezinde bulunan unsurlardan dairesel dil anlayışının dilbilim açısından gerçekten bir karşılığı var mı?

Son yılların en yaratıcı ve zeka dolu bilim kurgu yapımlarından biri olarak öne çıkan Arrival’ın en çarpıcı öğelerinden birisi de hiç kuşkusuz bir çember biçiminde hareket halinde olan yazılı dil modeliydi. Dünya dışı bir uygarlığa ait olan bu dilde her bir cümle aslında ne bir başlangıca ne de bir sona sahip. Zira dünyayı ziyaret eden bu uygarlık da zamanı yine bu yazılı dil biçiminde olduğu gibi dairesel bir konsept şeklinde algılıyorlar.

Bu gizemli dilin şifrelerini çözmek amacıyla yardıma çağrılan başarılı dilbilimci Louise Banks (Amy Adams) ‘heptapod’ adı verilen bu uzaylı türle olan karşılaşmasının ardından geçmiş ve geleceğe dair vizyonlar görmeye başlıyor ve bu esnada Banks’in zaman algısı da çizgiselden dairesele doğru dönüşmeye başlıyor. İşte tam da bu hadise aslında filmin ya da senaryonun ardında yatan çekirdek fikrin kendisini oluşturuyor. Filmdeki bir sahnede de atıfta bulunulduğu gibi konuştuğumuz dil ve dünyayı algılama biçimimiz arasında oldukça yakın bir bağlantı mevcut olduğu düşüncesi aslında hadiseler geliştikçe hikayenin arka planının da önemli bir kısmını oluşturuyor.

“Dilin biçimi ve insanların gerçekten haklarında konuştukları şeyler arasında bir bağlantı olduğu” düşüncesinin kökleri 20. yüzyıldaki bir dilbilim teorisine kadar dayanıyor. Smithsonian Mag’de yer alan raporda da belirtildiği üzere ABD’deki National Museum of Natural History’ye bağlı Antropoloji Departmanı’nda görevli küratör ve dilbilimci Ives Goddard, ‘Sapir-Whorf hipotezi’ olarak bilinen bu teoriye göre dilin insanlara kendi düşüncelerini ifade etmek için bir yol sunmuyor, tersine dil bu düşünceleri etkiliyor ve hatta belirliyor. Diğer bir yandan da bir dilin evrimi onu konuşanların içinde bulunduğu kültür ve ortam tarafından şekillendiriliyor.

Fakat günümüzde bu hipotezin arkasında duran dilbilimci sayısı ise aslında çok da fazla değil. Bir Smithsonian Enstitüsü’nde de görev yapan dilbilimci ve antropolog Ives Goddard, tam da bu noktada Arrival’dan aldığı esinle şu sorunun yanıtını arıyor: Filmin merkezinde yer alan dilbilimsel konseptin bilimsel açıdan gerçekten bir değeri var mı?

Fotoğraf: Paramount Pictures

Fotoğraf: Paramount Pictures

Bu noktada ilk olarak üzerinde durulması gereken nokta Sapir-Whorf hipotezinin aslında adı da dahil olmak üzere birçok düzeyde tartışmalı bir teori olması. Dilbilimciler Benjamin Lee Whorf ve Edward Sapir’in 20. yüzyılın başlarında birbirlerine oldukça yakın iki çalışma arkadaşı oldukları fakat bu ikilinin hiçbir zaman dil ve bilişsellik hakkında herhangi bir hipotez yayınlamadıkları da biliniyor. Filmi izleyen ve ondan keyif de alan Goddard’a göre Sapir’in kendisi söz konusu hipotezin ardındaki düşünceleri pek de benimsemiş gibi durmuyor. Goddard ancak Sapir’in 1939 yılında hayatını kaybetmesinin ardından, kendisi artık olup bitenleri kontrol edemediğinde, onun öğrencisi Whorf’un Sapir’in düşüncelerini çok daha uç noktalara taşıdığını ifade ediyor. Çeşitli çevreler tarafından bir anlamda ‘ölçüsüz’ olarak da değerlendirilebilecek bu düşünceler ise daha sonra Sapir ve Whorf’un adlarıyla anılan teoride hayat buluyorlar.

Whorf’un teorisinin bir kısmı onun Eskimoların kar için sahip oldukları sözcükler üzerinde yaptığı çalışmalara dayanıyor. Sapir’in hocalarından, antropolog Franz Boas’ın çalışmalarına atıfta bulunan Whorf bu teoriyi savunmak adına Eskimoların Arktik karlarla oldukça samimi bir biçimde yaşadıklarını ve bundan dolayı diğer kültürlere ait insanlara göre onu tanımlamak için çok daha fazla terim geliştirdiklerini düşünüyor.

Whorf, Sapir’in hayatını kaybetmesinin ardından bir yıl sonra 1940’ta MIT Technology Review’a şöyle yazıyor: “Biz düşen kar, yerdeki kar, bir buz kütlesi şeklinde paketlenmiş kar, sulu kar, rüzgarın etkisiyle uçuşan kar ve daha birçok durumdaki kar hali için aynı adı kullanıyoruz. Bir Eskimo için, bu her şeyi kapsayıcı sözcük neredeyse tahayyül edilemez bir şey; zira ona göre düşen kar, sulu kar ve diğerleri hem onlara verdikleri duygu hem de gördükleri işlev açısından birbirlerinden farklılar ve farklı biçimde ele alınmalılar; bu yüzden bir Eskimo bütün bu kar halleri için farklı kelimeler kullanıyor. Whorf, bu noktada Albert Einstein’ın görelilik kuramından da etkilenerek, bu konsepte “dilbilimsel görelilik” adını veriyor.

Fotoğraf: Paramount Pictures

Fotoğraf: Paramount Pictures

Whorf’un bu Eskimo karı örneği; egzotikliğinin yanında sahip olduğu yalınlık sayesinde, teorinin pek de özgün olmayan yazarlar ve sözde entelektüeller arasında hızlıca yayılmasını sağlıyor. Whorf’un da belirttiği gibi, “Doğayı, kendi ana dillerimiz tarafından ele alınmış bir biçimde satırlar arasında parçalayarak inceliyoruz. Her bir dilin grameri aslında hiç de seslendirilen düşünceler için bir yeniden üretim aracı değil, fakat daha ziyade onun kendisi bu düşüncelerin biçimleyicisi.”

Dilbilimsel görelilik teorisi 1950’lerde de Sapir’in diğer öğrencilerinden bazıları tarafından toparlanmış ve yaygınlaştırılmış. Ama bunu takip eden daha sonraki on yıllarda söz konusu teori ünlü dilbilimci Noam Chomsky’nin takipçileri tarafından gülünç bulunarak ciddiye alınmamış. Zira, Chomsky’nin bütün dillerin belirli gramatik karakteristikler taşıdığını düşünen bir dilbilimci olduğunu göz önünde bulundurursak bu aslında şaşırtıcı da değil. Diğer yandan, Chomsky’nin aslında insan evriminin ve beyninin dillerin biçimlenişini belirlemeye yardımcı olduklarını da savunduğunu biliyoruz. Dilbilimci Steven Pinker, 1994 tarihli The Language Instinct adlı kitabında benzer bir doğrultuda şu ifadeleri kullanıyor: “Whorf’un argümanları üzerinde detaylı bir inceleme yaptıkça, onun giderek pek bir şey ifade etmediğini görüyorsunuz.”

Whorf ve dilbilimsel göreliliği eleştirenlerin birçoğu onu Boas’ın çalışmasını ve bir bütün olarak Eskimo dillerini yanlış yorumlamakla suçluyor. Edinburgh Üniversitesi’nden dilbilimci Geoffrey Pullum, 1991’de yazdığı “The Great Eskimo Vocabulary Hoax” başlıklı makalesinde Eskimo karı anekdotunu Alien filmindeki yaratıkla karşılaştırıyor ve bu filmdeki yaratığın “uzay gemisinde serbest kalmasının ardından her yerde çoğalmaya çalıştığına ve öldürülmesinin de zor olduğuna” işaret ediyor.

Pullum şöyle devam ediyor: “İşin aslı şu ki, kar için olan çok sayıda sözcük mitinin aslında hiç de sağlam bir dayanağı yok. Bu sadece antropologsal dilbilimciler topluluğunun kendi kendilerine hazırladıkları ve kazara geliştirilmiş bir aldatmacadan ibaret.”

Buna karşın, yine Smithsonian Enstitüsü bünyesindeki National Museum of Natural History’de küratör ve antropolog olarak görev yapan Igor Krupnik ise bu teoriyi aldatmaca olarak nitelemenin bir aldatmaca olduğunu öne sürüyor. Krupnik, 2010 tarihli kitabı ‘Knowing Our Ice’da bir anlamda Whorf ve Boas’u savunuyor. Krupnik bu bağlamda sadece Yupik dilinde deniz buzu için 100’den fazla terim olduğunu belgeliyor. Krupnik, bazı Eskimolar avlanırlarken ya da denize açıldıklarında her gün deniz buzuyla etkileşime girdikleri için onların deniz buzunun birçok varyasyonunu ve onlarla bağlantılı tehlikeleri tanımlamak için özel bir kelime dağarcığı geliştirmelerinin normal olduğunu söylüyor.

Fotoğraf: Paramount Pictures

Fotoğraf: Paramount Pictures

Son yıllarda, bazı dilbilimciler dilbilimsel göreliliğin savunduğu fikirlere yine bir dönüş yapmaya başladılar. Kaliforniya Üniversitesi’nden dilbilimci Lera Boroditsky’nin bu alanda yaptığı en son çalışmalar bu durumun örneklerinden biri. Boroditsky’nin çalışması Pormpuraaw Aboriginal kabilesinin üyelerinin zamanının geçişiyle ilgili İngilizce konuşanlara göre daha farklı bir algıları olduğuna işaret ediyor. Buna göre bu kabile üyelerinin dilinin zamanın geçişiyle kurduğu bağlantı soldan sağa doğru değil coğrafi ana yönlere göre belirleniyor. Yine de bazı uzmanlar Arrival’ın biraz fazla abarttığını düşünüyor. Slate’e verdiği demeçte, “filmin bu hipotezi akla yatkın olmanın çok ötesinde götürdüğünü” söyleyen dilbilimci ve bilişsel bilimci Betty Birner de bunlardan biri.

Sapir-Whorf teorisinin yalnızca belirli yanları günümüzde hala ısrarla savunulsa da Goddard, filmin; integral dilin bizim hayatlarımız için nasıl bir şey olduğuna ve bugün bile onun nasıl çalıştığıyla ilgili ne kadar az şey bildiğimize dair kışkırtıcı bir örnek sunduğunu düşünüyor: “Bu aslında gerçekten uzaylılarla ilgili bir film değil, bu bizimle ilgili.”

Yazar:

Disiplinler ve kültürlerarası bir içerik deneyimi; en güncel felsefe, sanat, müzik, sinema, edebiyat, bilim ve teknoloji haberleri...