Son yüzyılında Osmanlı ekonomisi: Borç batağından Düyûn-u Umûmiye ve Tütün Rejisi’ne

Mehmet Alp Fazlıoğlu, Osmanlı’nın son yüzyılında Baltalimanı Antlaşmasıyla başlayan ekonomik çöküşün tarihini sayısal verilerle anlatmaya devam ediyor.


Kapak görseli: Hacivat – Kolcu kaçakçıyı vurur. Kaçakçı kolcuyu vurur. İki Türk’ün biri gider mahpusa, biri gider mezara! Reji yine tütünün başında milleti soyup soğana çevirir. Aman Karagöz bu facia daha bitmeyecek mi?
Karagöz – Merak etme Hacivat, o baş belası son günlerini yaşıyor ama dua et hükümet tuttuğunu koparsın!
“Anonim, Karagöz, 1924, Sayı 1713”

Baltalimanı Ticaret Antlaşması’nın tek başına bile Osmanlı Devleti’nin ekonomik bağımsızlığına son vererek onu bir işgalsiz sömürge haline getirdiğini görmek mümkündür. Osmanlı Devleti kendi gümrük vergilerini bile kendisi belirleyemeyen, ülkesi Batılı ülkelerin pazarı olmuş bir hale düşmüştür. Fakat bu sadece bir başlangıçtı, çok daha kötü bir vaziyete doğru hızla ilerleniyordu. Osmanlı İmparatorluğu ilk dış borcunu 1854-1856 Kırım Savaşı’nın giderlerini karşılayabilmek için almıştı. İngiltere ve Fransa’dan alınan 5 milyon sterlin miktarındaki bu borca karşılık Mısır Eyaleti’nin gelirleri teminat gösterilmişti. Yani Osmanlı Devleti borç alabilmek için kendi ülkesinin bir parçasındaki gelirleri teminat gösteriyordu, ödeyememesi durumunda da İngiltere ve Fransa’nın kendi ülkesinin bir parçasına ekonomik olarak el koymasını kabul ediyordu. Nitekim ilerleyen yıllarda bu el koymanın sadece ekonomik olmayacağı, fiili işgale de dönüşeceği görülmüştür. II. Abdülhamit saltanatının sonlarına doğru Osmanlı Devleti Fransız tüccarlara olan borcunu ödeyemeyince 5 Kasım 1901 tarihinde Fransa, Midilli Adası’nı işgal ederek, adanın gümrüğüne el koymuştur.

Bu borç ilişkileri ise uluslararası bir ilişkiden çok tefeci ilişkisine benzemekteydi. Borç alınan paranın büyük bir kısmı ihraç bedellerine ve komisyonculara gidiyordu.

Alınan ilk borç savaş masraflarını karşılamaya yetmeyince 5 milyon sterlinlik ikinci bir borç daha alındı ve bu borç için de Mısır’dan arta kalan gelirler ile birlikte İzmir ve Suriye gümrüklerinin gelirleri teminat olarak gösterildi. Aynı zamanda, alınan borcun sadece savaş masrafları için kullanıldığını denetlemesi için İngiliz ve Fransız iki temsilcinin İstanbul’a gelerek denetim yapması da kabul edildi. Bu Osmanlı tarihinde ilk kez yabancı bir denetim organının kurulması ve Osmanlı’nın da kendi ekonomisini yabancıların denetlemesine izin vermesiydi. Alınan borçlara rağmen Osmanlı ekonomisi her yıl daha fazla açık vermeye devam etti. Baltalimanı Antlaşması ve kapitülasyonlar yüzünden kendi vergilerini kendisi belirleyemeyen Osmanlı bu açığı vergiler yoluyla kapatamıyor ve sürekli yeni borçlar alıyordu. 1854-1881 arasında 16 kere, 1886-1908 arasında ise 17 kere borçlanma yapıldı. Ancak Meşrutiyet Devrimi’nden sonra borçlanma yavaşlatıldı ve 1908-1914 arasında 8 borçlanma yapıldı. Bu borç ilişkileri ise uluslararası bir ilişkiden çok tefeci ilişkisine benzemekteydi. Borç alınan paranın büyük bir kısmı ihraç bedellerine ve komisyonculara gidiyordu. Örneğin 1854-1881 yılları arasında alınan toplam borç 238.597.462 altın lira olmasına rağmen Osmanlı Devleti’nin eline geçen miktar 129.980.220 altın lira idi. Ancak geri ödeme 238.597.462 altın lira üzerinden yapıldığı gibi faiz de bu miktar üzerinden işliyordu. Osmanlı’nın girmiş olduğu bu borç ilişkisi dünya tarihinin en kötü borç ilişkisi olarak gösterilmektedir. Osmanlı Devleti 1854’ten yıkılışına kadar 41 kez borçlanma yaparak toplam 347.372.040 altın lira borç altına girmiş ama eline geçen miktar sadece 222.754.219 altın lira olmuştur. Nitekim Osmanlı Devleti yıkıldığında Türkiye’ye miras olarak 107 milyon liralık borç bırakmıştır. Söz konusu borç düzenli taksitler halinde Cumhuriyet yönetimince ödenmiş ve 1954 yılında son taksit ödenerek kapatılmıştır.

“Anonim, Karagöz, 1924, Sayı 1750”

Reji DirektörüBakınız, inanınız, size tamamen on beş milyon lira getirdim, faiz bile istemem ama şu bizim imtiyazı beş on yıl daha uzatın!
Karagöz On beş milyon değil yüz on beş milyon versen artık yağma yok çelebi! Sütten ağzı yanan yoğurdu üfler de yer. Geçti torba pazarı sür eşeği Avrupa’ya!

Osmanlı’nın içine girdiği borç sarmalı öyle içinden çıkılmaz bir hal almıştı ki alınan borçlar eski borçları ödemeye bile yetmemekteydi. Alınan tüm borçların %44,56’sı eski borç ödemelerine harcanmıştır. Bunun dışında %35,22’si emisyon ve komisyon giderlerine harcanmış sadece %7,59’u yatırım harcamalarına ayrılmıştır. Yani Osmanlı Devleti aldığı borçları, üretimini arttırarak kendini bu borç sarmalından kurtarabilecek yatırımlara harcamıyordu ama diğer yandan Dolmabahçe gibi görkemli sarayların ve yeni camilerin yapımına devam ediyordu. Günden güne sömürgeleşmesine rağmen, bu yeni görkemli yapılar sayesinde devletin itibarının arttığı sanılıyordu.

Borç almak Osmanlı için artık bir alışkanlık haline gelmişti. Dünyada eşi görülmemiş şartlar sayesinde Osmanlı’ya borç vermenin çok kârlı olması rahatça borç alınacak birilerini bulmayı kolaylaştırıyordu. Ancak bu “mutluluk zinciri1870’li yılların ortalarında çıkan küresel kriz ile son buldu. Artık Osmanlı borç alacak birilerini bulamıyordu ve tüm ekonomisi aldığı borçlar üzerine kurulu olan devlet iflasa sürükleniyordu. Zira 30 Ekim 1875 günü Sultan Abdülaziz, Ramazan Kararnamesi’ni açıkladı. Bu kararname ile Osmanlı acze düştüğünü faizleri ve borçların yarısını ödeyemeyeceğini ilan ediyordu. Bununla kalınmadı; 20 Aralık 1881 yılında da Sultan II. Abdülhamit devletin iflasını içeren Muharrem Kararnamesi’ni ilan etti. Muharrem Kararnamesi bir iflas ilanıydı, Osmanlı Devleti iflas ettiğini tüm Dünya’ya ilan etmiş, adeta “benden bu kadar artık bana ne yapıyorsanız yapın” demişti. Nitekim Avrupalı alacaklıların temsilcileriyle birlikte hazırlanan kararnameyle Osmanlı’dan alacağı olan devletlerin temsilcilerinden oluşturulacak Düyûn-u Umûmiye İdaresi’nin kurulması ve Osmanlı’nın belli başlı gelir kalemlerine el koyması kabul edildi. Böylece devletin bağımsızlığının simgesi olan vergi toplama hakkı uluslararası bir kuruma bırakılıyordu. Osmanlı yönetiminin gelir ve harcamaları üzerinde bir karar alması da Düyûn-u Umûmiye’nin onayına bağlıydı. İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya-Macaristan’ın birer temsilcisi, Galatalı bankerlerin iki temsilcisi ve bir Osmanlı temsilcisinden oluşan Düyûn-u Umûmiye yönetiminde Osmanlı temsilcisinin oy hakkı bulunmamaktaydı. Yani Osmanlı ülkesinin ekonomik yönetimini uluslararası bir kuruma bırakmış oluyor ama kurumun yönetiminde bir oy hakkı bile elde edemiyordu. Evet, tüm bunlar “Cihan Padişahı Ulu Hakan!” yönetiminde gerçekleşiyordu ve o “Cihan Padişahı Ulu Hakan”ın bütçesini dahi Avrupalı devletlerin oluşturduğu Düyûn-u Umûmiye belirliyordu. Sözde “Cihan’a hükmediyor” ama cebindeki paraya hükmedemiyordu! Mustafa Kemal ise daha yeni doğmuştu ve Lozan Antlaşması’na da 42 yıl vardı!

“Anonim, Karagöz, 01.12.1923, Sayı 1639”

Reji uğruna kaybettiğimiz canlar: Karagözİşte mebus efendiler, Reji belasının kırk yıllık hesabı meydanda; hükümetin hissesi üç beş mangır, halkın hissesi bir yığın ceset, kendi hissesi de bin çıkın altın! Artık bu belayı başımızda ister bırakın ister kaldırın! (Sigaraların üzerinde “halk” yazmakta)

Düyûn-u Umûmiye hemen tüm Osmanlı ülkesine yayılıp ekonomiyi ele geçirdi. 1912 yılına gelindiğinde Düyûn-u Umûmiye’de çalışan 8931 memur bulunuyordu aynı yıl Osmanlı maliyesindeki memur sayısı ise 5472 idi. Düyûn-u Umûmiye sadece vergi toplamakla yetinmedi kısa süre sonra ticari faaliyetlere de başladı mesela tuz havuzları işleterek çıkan tuzu dış pazarlara sattı, bağcılık ve ipekçilik gibi alanlarda da faaliyet gösterdi. Düyûn-u Umûmiye’nin belki de en korkunç ve Anadolu halkına kan kusturan birimi ise kendisine bağlı olarak kurulan Tütün Rejisi oldu. Tütün gelirleri tamamen Düyûn-u Umûmiye’nin elindeydi ve tütün üretimi, satımı gibi faaliyetleri daha kolay takip edebilmek için özel bir Reji kurmuştu. Yöneticilerinin tamamı yabancılardan oluşan Reji’nin kendi kolluk gücü de vardı. Yani devletin içinde devletten bağımsız, Avrupalı yöneticilere bağlı bir polis gücü. Anadolu çiftçisinin ürününü Reji’den başkasına satması yasaktı ve Reji ne fiyat biçerse kabullenmek zorundaydı. Ufacık çocuklar Reji için tütün tarlalarında, sigara fabrikalarında zorla çalıştırıldı. Hayatta kalabilecek parayı kazanabilmek için ürününü Reji’den kaçırmaya çalışan köylüler ise Reji’nin kolcuları tarafından avlandı. 20 bin civarında köylünün Reji kolcuları tarafından öldürüldüğü düşünülmektedir. Ege yöresinde Halil Efe için söylenen Çökertme türküsündeki “Kolcular gelince Halil’im nerelere kaçalım. Teslim olmayalım Halil’im aman kurşun saçalım.” dizeleri işte bu halka kan kusturan Reji kolcularına karşı yazılmıştır. Reji İdaresi, bağlı olduğu Düyûn-u Umûmiye ile birlikte ancak Lozan Antlaşması ile kaldırılabilmiştir. T.C. İnhisarlar İdaresi’nin yani yeni adıyla TEKEL’in kuruluşunun 20. yılı anısına ürettiği sigara paketlerinin üzerine “Dünü Unutma Bugünü İyi Anlarsın” yazması Cumhuriyet’in ve o yenilgi denilen Lozan’ın bu halkı nasıl bir zulümden kurtardığını hatırlatması içindi. Atatürk’ün emriyle Düyûn-u Umûmiye’nin merkez olarak kullandığı bugünkü İstanbul Erkek Lisesi’nin girişine o binanın eskiden Düyûn-u Umûmiye için kullanıldığını belirten bir tabela asılması da yine bu halkın geçmişini ve geçmişte çektiği zulmü, bu zulme seyirci kalan Osmanlı yönetimini gelecek nesillerin unutmaması içindi. Maalesef, birkaç gününü ayırarak Osmanlıca okumayı öğrenmekten aciz insanlar “dedelerimizin mezar taşını okuyamıyoruz” diye ajitasyon yaparken bugün okuyabilecekleri alfabe ile o duvarda bulunan Düyûn-u Umûmiye tabelasını bile okumazlar, okusalar da bir şey anlamazlar.

T.C. İnhisarlar İdaresi’nin (TEKEL’in) kuruluşunun 20. yılı anısına ürettiği sigara paketleri üzerindeki yazı Reji’ye itham yaparak: Dünü unutma bugünü iyi anlarsın!

– Yabancı sermayenin tehlikeleri: Yabancı demiryolları nereden geçecek? “Ramiz Gökçe, Akbaba, 1923, Sayı 106”

Osmanlı’nın içinde bulunduğu aciz durumunu gösteren bir başka kurum ise Osmanlı Bankası’dır. Osmanlı Devleti’nin merkez bankası konumundaki bu bankanın adı her ne kadar Osmanlı olsa da kendisi Paris ve Londra’da bulunan yönetim kurulları tarafından yönetilmekteydi. Evet, Osmanlı devletinin merkez bankası İngiltere ve Fransa’nın yönetimindeydi. Zira Osmanlı Bankası, Osmanlı’nın aleyhine her türlü çalışmanın ve kararın içinde yer almıştır. Düyûn-u Umûmiye İdaresi de varlığını kısmen Osmanlı Bankası’na borçluydu, Tütün Rejisi’nin kurucularından biri de Osmanlı Bankası’ydı. Ayrıca Osmanlı üzerindeki sömürünün bir başka kolu olan demiryollarında uygulanan “kilometre teminatı”nı bulan da Osmanlı Bankası’ydı. Osmanlı’ya gelen yabancı sermaye üretime yönelik yatırımlar yapmaktan kaçınmıştır. Yabancı sermaye iki alana yönelmiştir, birincisi sömürgelere yaraşır şartlar ve yüksek faizler sebebiyle Osmanlı yönetimine borç vermek ikincisi ise demiryollarıdır. Osmanlı ülkesinde demiryolu yapmak risksiz ve bol getirili bir işti çünkü Osmanlı Devleti’nin vermiş olduğu kilometre teminatı sayesinde inşa edilen hat kullanılmasa bile devlet yabancı şirketlerin kilometre başına kazanacakları parayı garanti ediyordu. Kilometre garantisinin yanında yabancı şirketlerin çok büyük bir kazancı daha vardı ki o da; demiryolunun yirmişer kilometre sağında ve solunda kalan arazilerde maden çıkarma ve ticaretini yapma hakkını kazanmalarıydı. Osmanlı toprakları ve madenleri bu şekilde yabancı şirketlere peşkeş çekiliyordu. 1902 yılında Osmanlı’daki maden sektörünün %43’ü Türklerin, %7’si Osmanlı vatandaşı azınlıkların, %50’si ise yabancıların elindeyken 1909 yılına gelindiğinde Türklerin sektördeki payı %23’e azınlıkların ki %5’e düşmüş, yabancıların ki ise %72’ye çıkmıştı. Yine tüm bunlar Lozan Antlaşması’na ve Cumhuriyet’e daha yıllar varken, II. Abdülhamit döneminde gerçekleşmişti. Demiryollarının devletleştirilmesi ve yabancıların elinden kurtarılması ise ancak Cumhuriyet döneminde başarılabilecekti.

Osmanlı Devleti’nin son 100 yıllık tarihi işgalsiz bir sömürge tarihidir. Baltalimanı Antlaşması ile ekonomik olarak, Berlin Antlaşması ile siyasi olarak çöken devletin 1923’e kadar olan tarihi cesedinde kalan son damla kan ve iliğin de sömürgeciler tarafından emilmesi için harcanan süreden ibarettir.

Türkiye, Baltalimanı Antlaşması’nın getirdiği düzene de, Düyûn-u Umûmiye ve Reji idaresine de, kapitülasyonlara da Lozan Antlaşması ile son vermiştir. Lozan Antlaşması ile birlikte Türkiye kendi gümrük vergilerini belirleme hakkını geri almış, I. Dünya Savaşı’nın başlaması ile İttihat ve Terakki hükümetinin yurt dışına gönderdiği Düyûn-u Umûmiye’ye de tamamen son vermiştir. Osmanlı’dan kalan borçların %76’sı olan 107 milyon lirayı üstlenen Cumhuriyet, bu borçlar için kendi sözünden başka hiçbir teminat vermeyi kabul etmemiştir. Nereden nereye? Borç alabilmek için ülkesinden bir parçayı teminat gösteren, Baltalimanı Antlaşması’nı imzalayarak kendi vergilerini belirlemekten aciz kalan, Muharrem Kararnamesi ile iflas ettiğini ve kendi ekonomisini Avrupalı devletlerin yönetmesini kabul ettiğini ilan eden, Düyûn-u Umûmiye ile ülkesinin ekonomisini uluslararası bir kuruma teslim eden, Tütün Rejisi’nin kendi ülkesinde bir polis gücü kurarak kendi halkını katletmesine seyirci kalan, madenlerinin pazarının insan emeğinin sömürülmesine göz yuman bir devletten tüm bunları Lozan Antlaşması ile tarihe gömen bir Cumhuriyet’e.

Cumhuriyet idaresinin büyük başarısı: Çocuk – Duyunu Umumiye… Tanımıyorum! Babası – Ne mutlu sana! “Şevki Çankaya, Akbaba, 1944, Sayı 15”

Şimdi tekrar düşünelim Lozan ve Cumhuriyet gerçekte neye son vermiştir? Üç kıtada at koşturan bir imparatorluğa mı yoksa tüm ekonomisini yabancıların yönetimine bırakmış bir sömürgeye mi? Evet, Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar klasik sömürgelerde olduğu gibi bir işgale maruz kalmamıştır. Bunun nedeni ise Avrupalı devletlerin kendi aralarındaki güç dengesi ve silahlı bir işgale gerek kalmadan silahlı bir işgal ile kazanabilecekleri ayrıcalıkları zaten istedikleri gibi alabiliyor olmalarıydı. Devasa nüfusuna rağmen Çin bile İngiltere tarafından işgal edilerek serbest pazara dâhil edilmiş ve gümrük vergileri %5’e düşürülmüşken, Osmanlı Devleti aynı şartları Baltalimanı Antlaşması’yla savaşa gerek kalmadan kabul ediyordu. Muharrem Kararnamesi ile iflas ettiğini ilan ediyor ve ekonomisinin Avrupalı devletler tarafından yönetilmesini kabulleniyordu. Çin ve Japonya direnmişti bu yüzden askeri olarak işgal edilmeleri gerekmişti, Afrika ise Avrupalılara hizmet edebilecek basit devlet yapılanmalarından bile mahrumdu bu yüzden Avrupalıların kendiişlerini kendilerinin görebilmesi için işgal edilmesi gerekmişti ama Osmanlı Devleti işgale gerek kalmaksızın istenilen tavizleri vermeye mecbur edilebiliyordu. Askeri bir işgal olmasa bile kendi vergilerini belirleyemeyen hatta toplayamayan, gelir ve giderlerini kendisi düzenleyemeyen, kendi halkına yabancılara göre kat kat fazla vergi koyan, ülkesinin içinde yabancı devletlerin ayrı bir polis gücü kurmasına ve halkını öldürmesine göz yuman bir devleti bağımsız olarak görebilir miyiz? Osmanlı Devleti’nin son 100 yıllık tarihi işgalsiz bir sömürge tarihidir. Baltalimanı Antlaşması ile ekonomik olarak, Berlin Antlaşması ile siyasi olarak çöken devletin 1923’e kadar olan tarihi cesedinde kalan son damla kan ve iliğin de sömürgeciler tarafından emilmesi için harcanan süreden ibarettir. İşleri bittiğinde tüm kanı ve iliği emilmiş bir posa olarak bıraktıkları imparatorluğu İttihatçılar tüm çabalarına rağmen hayata döndürememiş ve bu cesedi usulüne uygun bir şekilde defnetmek Cumhuriyet rejimine düşmüştür. Bugünün İslamcıları ve Osmanlıcıları samimi olsalardı sırf ortada bırakılan bu cesedi defnettiği için bile Cumhuriyet Devrimi’ne minnet duymaları gerekirdi. Lakin onlar hâlâ kendilerini armalar, tuğra şeklinde otomobil arkası çıkartmaları ve hamasi iki üç söz ile aldatmayı tercih etmektedirler. Lozan’a yenilgi diyenler, değil I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgi ve işgali, savaş öncesinde bile Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durumu bilmemektedir, düşünmemektedir. Şayet Lozan’da 12 Ada’yı, Musul’u hatta Mısır’ı, Sudan’ı ve Balkanlar’ı (evet cidden buraları da Lozan’da verdiğimizi iddia edecek kadar cahil insanlar var) verdiğimiz safsataları gerçek olsaydı dahi sırf Baltalimanı Antlaşması’nı, Düyûn-u Umûmiye’yi, Tütün Rejisi’ni ve kapitülasyonları kaldırması bile Lozan’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında eşi benzeri görülmemiş bir zafer olmasına yeterdi. Şüphesiz Lozan’da kazanılan en büyük zafer tüm bu sömürge kurumlarına son verilerek bağımsız bir ülke kurulmasıdır.

Dünü Unutma Bugünü İyi Anlarsın

(Batan geminin bayrağında “Osmanlı İmparatorluğu”, Mustafa Kemal’in sürdüğü kayığın bayrağında “Türkiye Cumhuriyeti”, Lord Curzon’un tutunduğu fıçıda “Düyun-u Umumiye” yazmakta.) “Ratip Tahir, Zümrüdüanka, 20.03.1924, Sayı 125”


KAYNAKLAR

Doğan AVCIOĞLU, “Türkiye’nin Düzeni Dün-Bugün-Yarın, 1. Cilt”
Korkut BORATAV, “Türkiye İktisat Tarihi 1908-2009”
Niyazi BERKES, “Türkiye İktisat Tarihi”
Serkan TUNA (Doç. Dr.)’nın Ders Notları
Şerif MARDİN, “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e İktisadi Düşünce’nin Gelişmesi, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi Cilt 3”
Şevket PAMUK, “19. Yüzyılda Osmanlı Dış Ticareti, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi Cilt 3”
Şevket PAMUK, “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Küreselleşme, İktisat Politikaları ve Büyüme Seçme Eserleri – II”
Tevfik ÇAVDAR, “Cumhuriyet Döneminde Türk İktisadi Düşüncesi, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi Cilt 4”
TDV İslam Ansiklopedisi
Zafer TOPRAK, “Düyûn-u Umûmiye-i Osmaniye, Düyûn-u Umûmiye’den İstanbul Erkek Lisesi’ne”
Zafer TOPRAK, “Osmanlı Devleti’nde Sanayileşme Sorunu, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi Cilt 5”
Zafer TOPRAK, “Tanzimat’ta Osmanlı Sanayii, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi Cilt 5”

GÖRSELLER (KARİKATÜRLER)

Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi, “Fantazya Çok Para Yok: Karikatürlerle Bir Borç Ekonomisinin Tarihi (1874-1954)”
İsmail ŞEN, “Asi’den Gazi’ye Karikatürlerde Atatürk”