Foucault ile egemen iktidarın yeniden yorumu

İktidar artık Hobbes’un Leviathan’ı gibi doğrudan çıkmıyor karşımıza. Karşımızda daha ince çalışan, daha sinsi bir iktidar biçimi var.

Varsayalım ki sizden çok çok kısa bir felsefe tarihi oluşturmanız istendi. Belki de felsefenin akıl almaz boyutlardaki genişliğini sadece birkaç tweet’e sıkıştırmak durumunda kaldınız. Felsefe tarihinde derin izler bırakmış filozofları tek kelimeyle anlatsanız herhalde Platon için “form”, Descartes için “zihin”, John Locke için “idea”, John Stuart Mill için “özgürlük” kelimelerini seçerdiniz. Biraz daha bugüne yaklaştığınızda Derrida için “metin”, Rawls için “adalet”, Judith Butler için “cinsiyet” sözcüklerini kullanırdınız. Bu küçük oyunda Foucault için kullanacağınız kelime ise yüksek olasılıkla “iktidar” olurdu.

Michel Foucault, istatistiklere göre sosyal bilimlerde en çok referans verilen 20. yüzyıl düşünürlerinden biri olmayı sürdürüyor. Filozofun iktidar ve güç analizinin kaynaklarını oluşturan eserleri Hapishanenin Doğuşu ve Cinselliğin Tarihi olsa da, Foucault “iktidar” sözcüğünün dışında, 1966’da yayımladığı Kelimeler ve Şeyler eseriyle de oldukça dikkat çekiyor. Kitabın ismi, 1960’ların felsefesine ilişkin de önemli bir ipucu veriyor. Zira o yılların en önemli düşünürleri özellikle ‘kelime’lerle ilgileniyordu. Derrida, o dönemlerde ‘metnin dışında hiçbir şey olmadığını’ iddia ediyordu. Lacan, ‘bilinçaltının bir dil gibi yapılandığını’ söyleyerek psikanalizi dilbilimine dönüştürüyordu. Bu yalnızca bir Fransız modası değildi. Örneğin Almanya’nın önde gelen düşünürlerinden Jürgen Habermas da aynı yıllarda, ‘sosyal bilimlerin bir dil teorisine dayandırılmasını’ önerdiği metnini yayımlıyordu.

Yani iktidar, Foucault’da yeni bir felsefî Tanrı düşüncesi olarak yer almıyordu.

Yine de Foucault, kendi kuşağının ötesine geçmeyi bir şekilde başardı. Kelimelerin dünyasından çıkarak, 1970’li yıllarda felsefî dikkatini, kelimelerin ya da herhangi başka bir şeyin, ‘şey’lerin düzenini nasıl belirlediğini açıklayan iktidara ve güç kavramlarına kaydırdı. Ancak Foucault’nun esas meselesi her şeyi açıklayan bir üst-konsept bulmak değildi. Yani iktidar, Foucault’da yeni bir felsefî Tanrı düşüncesi olarak yer almıyordu. Kısaca Foucault, ‘iktidar’ı bir felsefî kale inşa etmek için kullanmadı. Zaman zaman üzerinde dili ve iktidarı birleştiren bir teori sunması konusunda baskı hissetse de kapsamlı bir geleneksel iktidar teorisi inşa etmedi. Zira kelimeleri analiz için konuşlandıran dilbilimci filozofların argümanlarının nasıl kırılganlaştığına bizzat tanıklık ediyordu.

Foucault en çok iktidar analizleriyle biliniyor; birçok entelektüel düşünürü iktidar kelimesiyle eş anlamlı görüyor ancak kendisi yine de bir iktidar felsefesi önermiş sayılmaz, diyoruz. Bu nasıl mümkün oluyor?

Bu sorunun cevabı filozofun eserlerinin zorluğunda ve zenginliğinde yatıyor. Foucault iktidar kavramını yenilikçi, özenli, bazen sinir bozucu ve göz kamaştırıcı girişimlerle politize edilmesine değiniyor. Yani düşünür, iktidar kavramını ölümsüz bir tözün içinde dondurmak yerine, onu şeylerin düzenini ve gücün dışavurumlarını kavramak için kullanmayı tercih ediyor.

İLGİLİ İÇERİK: Bir besteci olarak Friedrich Nietzsche

Foucault’nun felsefî yaklaşımının özgünlüğünü takdir ederken, ondan önceki siyaset felsefesine atıfta bulunmak faydalı olacak. Foucault’dan önceki siyaset felsefecileri iktidarın egemenlik gibi, birleşik güç gibi bir özü olduğunu savundular. Alman sosyal kuramcı Max Weber, devlet iktidarını ‘fiziksel gücün meşrû kullanımının tekeli’ olarak tanımladı. Leviathan’la devlet iktidarının köklerine dair temel teorileri geliştiren Thomas Hobbes, iktidarı tek egemenlik pozisyonuna dayandığını iddia etti.

Hobbes, Leviathan. / Kaynak: laventanainternacional

Foucault Hobbesçu anlamda devlet iktidarı görüşünü asla reddetmedi. Ama siyaset felsefesi, tek gerçek iktidarın egemen iktidar olduğu varsayımının (Foucault bunu soruşturmaya başlayana dek varsayımdı) sorgulanmasına dayanıyordu. Foucault, dünyada devlet şiddetinden başka şiddetler olduğunu da iddia etti. Ataerkil toplumsal cinsiyet anlayışını, toplu hapishaneleri, yoğunlaşan sermayeyi de şiddetin kaynağı olarak tanımladı. Egemenlik uygulamalarının Leviathan’la benzeştiğini doğruladı. Filozofun şüphe ettiği şey iktidarın yalnızca Leviathan biçiminde göründüğü varsayımıydı.

Foucault’nun bu şüpheci tavrı, onu iktidarın gerçek işlevleri konusunda düşünmeye ve araştırmaya itti. Ve ortaya çıkan çalışmalar, iktidarın tahmin edilenden daha kurnaz olduğunu gösterdi. Örneğin, Foucault, mahkemelerin egemen şiddete başvurmadan tıbbî ve psikiyatrik raporları dava sürecine kabul etmesinin iktidar pratiklerinden biri olduğunu iddia etti. Zira bir uzman tarafından konulmuş ‘delilik’ ya da ‘sapkınlık’ tanısı, yargının karar seyrini etkileyebiliyordu.

En az beş yıllık araştırmalar silsilesinin sonucu olan Hapishanenin Doğuşu, iktidarın gerçek mekanizmaları üzerine eğilen ve Foucault’nun imzasını oluşturan bir eser olarak karşımıza çıkıyor. Önerdiği şeyler, modern kriminolojinin doğuşundan, psikiyatrinin cinsiyet tabanlı histeri inşasına kadar geniş bir alana kaynaklık ediyor. Böylece 200 yıllık iktidar tasavvuru, Foucault ile birlikte yeni biçimlerde ele alınmaya başlanıyor: disiplin, ya da anatomo-politik; ve biyopolitik.

Neden modernleşme süreciyle birlikte daha ucuz olan işkence ve ölüm yöntemleri, yerini maliyetli hapishanelere bıraktı?

Foucault’nun analizlerine ve düşüncesine göre disiplin, insanları ‘normal’ davranmaya adapte etmek için iknaya dayalı bir iktidar biçimi olarak tanımlanır. İktidarın bir eğitim biçimine bürünmüş hâli olan disiplin, egemen iktidarın yaptığı gibi doğrudan şiddete başvurmaz. Daha özenle ve ustalıkla çalışarak itaatkâr insanlar üretmeyi hedefler. Foucault bir iktidar formu olan disiplini hapishaneler üzerinde somutlaştırır. 18. yüzyıldan sonra ortaya çıkan ‘bir yere kapatarak cezalandırma’ yöntemi, temelde kölelik, tutsaklık, sürgün etme gibi eski egemen iktidar yöntemlerinden pek farklı değildir. Foucault’nun bu noktada sorduğu soru ise şuna evrilir: Neden modernleşme süreciyle birlikte daha ucuz olan işkence ve ölüm yöntemleri, yerini maliyetli hapishanelere bıraktı? Daha insancıl hâle geldiğimiz yönündeki bir cevabı Foucault, iktidar formlarının değişimini gözden kaçırmak olarak yorumlar.

İLGİLİ İÇERİK: Yaşananlar, evrenin bir simülasyon olduğunu doğruluyor mu?

Hapishanelerin esas amacının aslında hapsetmekten çok suçluları uysal biçimde yeniden eğitmek olduğunu vurgulayan düşünür, bu eğitimin de demir parmaklıklarla değil, zaman çizelgeleri ve günlük rutinlerle yapıldığını söyler. Mahkûmlar sabahları denetlenir, yemek yerken izlenir, işleri takip edilir; hatta ‘havalandırma’ süreleri bile silahlı gardiyanların gözetimindedir. Hapishanenin tüm unsurları, mahkûmun gözetim altında olduğunu bilmesi için tasarlanmıştır. Bu sürekli gözlem de firarı önlemekten ziyade, davranışlarını düzeltmeye mecbur kılmayı amaçlar.

Foucault iktidarın bu modern formunu göstermek için arşivlerden İngiliz filozof Jeremy Bentham’ın en üst düzey gözetim olanağı sağlayan ve “bir üst aklın, gücü elde etmesinin yeni bir modeli” olarak tanımladığı tasarımı Panoptikon’un planlarını buldu. Panoptikon‘un temelinde yatan ilke, tek odalı hücrenin içindeki sakine saklanacak hiçbir yer bırakmaması, buna karşılık dış cephedeki duvarın penceresinden gelen dış ışığın kuledeki nöbetçilere mahpusun her hareketinin bir silüetini izleme olanağını sağlamasıydı. Bentham’ın yaklaşımına göre, gözlemlenen her yanlış davranışının ceza getireceğini bilen, ama davranışlarının aslında ne zaman gözlemlendiğini bilmeyen mahpusun, aklını başına toplayarak her zaman izleniyormuşçasına davranmaktan başka seçeneği yoktu. Böylece mahkûm bizzat kendi hareketlerini kollamak durumunda kalacaktı.

Stateville Hapishanesi, Illunois / Kaynak: Unimelb

Panoptikon bir tasarı olarak kaldı. Illinois’te 1922 yılında açılan Stateville F Tipi Cezaevi panoptikon tasarımına yaklaşsa da, geçtiğimiz Kasım ayında kapatıldı. Yine de Foucault, Hapishanenin Doğuşu eserinin son cümlesinde sorduğu bu ilginç soruyla disipline maruz kalınan tek mekânın cezaevi olup olmadığına dair bir tartışma başlattı: “Hapishanelerin fabrikaları, okulları, hastaneler; tüm bunların da hapishaneleri andırması şaşırtıcı mı?”

Foucault’nun iktidar ve özgürlük yaklaşımı yalnızca felsefe için değil, aynı zamanda daha da önemlisi, kendimizi bulduğumuz şeylerin değişen düzenlerini kavramak açısından da önemlidir.

Artık şundan eminiz, disiplin, egemen şiddet değildir, iktidarın modern bir formudur. Leviathan gibi bizi tehdit etmez; bedenlerimizi inceler, eğitir ve -Foucault’nun favori tabiriyle- “normalleştirir”. Disiplini iktidarın bir formu olarak tanımlamayı reddetmek, aynı anda insan yaşamının nasıl şekillendiğini ve sürdüğünü de reddetmektir. Eğer tanıyabildiğimiz tek iktidar formu egemen şiddetse, bugünü anlamak konusunda eksik bir noktadayız demektir. Eğer iktidarı diğer şekillerde göremiyorsak, iktidarın bize karşı tüm şekillendirme girişimlerine direnç göstermek için güçsüz sayılırız.

Foucault

Foucault, Sartre ile. / Kaynak: philoforchange

Foucault, düşünce tarihinde oldukça önemlidir; zira modern iktidarın çalışma prensiplerini tanımlamak ve çok yönlü analiz etmek üzerine düşünmüştür. Felsefenin aşkın kavramlar yaratmak olduğuna inananlar Foucault’nun bu görüşlerine şaşırmış gözlerle bakacak olsalar da, hissettiğimiz şeylerin kuşaktan kuşağa, coğrafyadan coğrafyaya değişeceğini bilenler, mutlaka Foucault’da ilham alınacak şeyler bulacaktır. Foucault’nun iktidar ve özgürlük yaklaşımı yalnızca felsefe için değil, aynı zamanda daha da önemlisi, kendimizi bulduğumuz şeylerin değişen düzenlerini kavramak açısından da önemlidir.


Yazı Aeon’da Colin Koopman tarafından yayımlanan The power thinker başlıklı yazıdan, düzenlenerek Türkçeleştirilmiştir.

Yazar:

Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde felsefe lisansını sürdürüyor. Müzik ve sinemayla ilgileniyor.